Mayıs 182010

Abdülkadir Günyaz gezip gördüklerini gelip dergide anlatırken zaman zaman serzenişte bulunur. “Eskiden sanatçılar resmi keyif almak haz duymak için yaparlardı… Tıpkı bir musiki eserini icra eder gibi… Çünkü Türkiye’de resim satılmaz; onlarında böyle bir satış kaygısı yoktur” der.

Bir süre önce Radikal’de Ahu Antmen de dünün aksine bugün alınıp satılan bir “mal” haline gelen resmi sanat piyasasına arzedenlerin yani gencinden yaşlısına ressamların birçoğunun beğendirme kaygısı ile ürettikleri işlerini sanat tacirlerinin ve müzayedecilerin fiyatlandırmasıyla karşı karşıya kaldığından söz ediyordu.

Evet… Eskiden, özellikle 1980 öncesi satış endişesi yoktu. O nedenle çok daha özgün yapıtlar çıkıyordu. Fakat bugün bakıyorsunuz ki; 80’lerden sonra resim para etmeye başlayınca; daha cicili bicili, daha ticari, daha göz alıcı işler yapılmaya başlandı. Bunu bir kısım ressamın 80 öncesi işleri ile 80 sonrası işlerinde kıyaslayınca görmek mümkündür. 1980’lere kadar sanatçının eserlerine yüklediği değer yargıları ile resim anlatılır, çoğunlukla onun estetiğine bakılırdı. Büyük resim, küçük resim, imza gibi değer yargıları yoktu. Yapılan bir eserin iyi ve doğru iş olup olmadığını eleştirmenler, galericiler ve küratörler değerlendirirdi. Bugün her şey ticarete dönüştü. O nedenle bugün üretilen işler maddi yönüyle değerlendirilmeye başlandı. Bir resmin fiyatı ve boyutu ne kadar yüksek olursa resmin de o kadar önemli olduğu varsayıldı. Bunu da belirleyenler sanat tacirleri, müzayedeciler ve galericiler. Yani kısacası bugün bu bahsettiğimiz yerlerde bir resim ne kadar yüksek fiyata satılırsa sanatsal değeri o kadar yüksekmiş gibi bir algı yaratıldı. En vahimi de bugün gençlerin okullarını bitirir bitirmez para kazanmak için iş üretmeye başlaması ve ürettiklerini bir an önce paraya çevirme telaşları.

Türk resminin geleceği için çok tehlikeli bir durum alan bu gençlerin bir an önce para kazanma tutkusu ve yaptıkları işi birer zanaat olarak görme tavrına, maalesef bir kısım sanat tacirleri de ön ayak oluyorlar.

Öte yandan eleştiri müessesesi de güvenirliliğini ve inandırıcılığını kaybetmiş durumda. Türkiye’de eleştirmenin yazdıklarını kimse ciddiye almıyor. Eleştirmenin yazısına küratör ya da sanatçının değerlendirmesine kimse aldırmıyor. Hatta sanat tarihi bilimi açısından bile değerlendirmelere kulak tıkanır oldu. Sadece müzayedelerdeki çıkış fiyatı, spekülatif olarak şişirmelerle kimin aldığı bilinmeyen telefonla satışlar ve de kumaş ölçer gibi metreye vurulan büyük boyutlar, sanat eserleri ile ilgilenenlerin değer ölçüleri oldu.

Bir başka aldatıcı durumda yurtiçindeki sayıları üçü beşi geçmeyen belli galeri kişi ve kurumların yurtdışındaki müzayede evleriyle ilişkiye geçerek, belli sayıdaki ve hep aynı sanatçıların yurtdışında müzayedelerini düzenleterek, müzayede günü de kendileri gidip koydukları işleri kendileri satın alarak, Türk resminin yurtdışında da piyasası olduğunu göstermeye çalışmalarıdır.

Son zamanlarda sıkça tartıştığımız bir konu bu. Sanat eseri, eserin sanatsal değeri ve piyasa. Korkutucu olan sapla samanın birbirine karışması. Karıştıkça da içinden çıkılamaz hale gelişi. Böyle giderse bu konularda daha çok tartışır, eserin keyfini kaçırmaya devam ederiz. Ne yapalım? Taşlar yerine oturuncaya kadar gelecek sayılarda da yazmaya devam edeceğiz.

Tevfik İhtiyar

© 2010 rh+ artmagazine