
Naneli şeker, bebek çikolatası, ses kayıt cihazı, boş CD’ler, “Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Resim”… Genel Editörü Stephen Farthing… Su bardağı, çay fincanı, editörün not defteri yerine kullandığı Harita Metot defteri, defteri küçültme yerine çantayı büyütme çabaları…
Bahar geldi.
Baharın başlamasıyla gündem kaçkını olmakla yurdun bilumum eczanelerinde gaz ocağı memesi arayan Aziz Nesin karakterine dönüşmek arasından bocalayan ben, yazı konsantrasyonu için elbiseleri söküp yeniden diken ben, iğnenin elime batmasıyla “buldum, buldum”, diye yerimden fırlayıp masama oturdum. Bulduğum o muhteşem(!) fikirse tümdengelim yöntemiyle Nisan kaçışlarımı yazmaktı.
Başlıyorum…
Haberler bölümünde de okuyacaksınız ama DYO Resim yarışmasını hatırlatmadan geçemeyeceğim. Bu sene 34. yaşını kutluyor yarışma. Aslında kırk üç yıldır yapılıyor. Bu demektir ki, DYO’nun elinde büyük bir koleksiyon ve kırk üç yıllık bir külliyat var. Koleksiyonun tümünün sergileneceği zamanı iple çekiyoruz.
Harbiye askeri Müze Kültür Sitesi’nde 14 – 18 Nisan 2010 tarihleri arasında Art Bosphorus Sanat Fuarı’nın üçüncüsü düzenlendi. Bu yılın teması “Merak ve Cesaret”ti. Beş bin metrekare ve iki katta düzenlenen fuarın sunumu açıkçası benim beklentilerimin üstündeydi. Hayır, acaba bu tür organizasyonlarda sıkça karşılaştığımız hayal kırıklıkları yüzünden mütemadi bir önyargı mı edindik, diye düşünmeden edemedim. Gerçi, yine de fuarın ve konseptinin ruhuna uymayan standlar da varı, ama yine rde iyi düzenlenmiş alanlar ve sağlam eserler görmek bile yeterince iç açıcı.
İşlerini Arayan Mekanlar
Özellikle heykel, yerleştirme söz konusu olduğunda sanat eseri-mekan ilişkisi, kendini her zamankinden fazla hissettirir. İş, mekana sığmalıdır; mekan işi yutmamalıdır. Tüm ilişkilerde olduğu gibi eserin güzelliği mekanla kurduğu uyumlu ilişkide gizli gibidir.
Gerçekten öyle midir?
YingYang’ın biraz siyahından biraz beyazından yense ortaya yine o sonsuz uyumun estetiği çıkar mı? Siyahın ya da beyazın baskın olduğu, başka bir şekilde ikisinin de biraz geri çekildiği bir düzen, sonsuz döngünün kırılması anlamına mı gelir?
Aslında tinsel anlamları bir yana bırakıp sadece görsel açıdan değerlendirdiğimizde birbirini ezmeden daha da ötesi birbirine hizmet ederek kırılan o muhteşem uyum, çoğu zaman ezberimizi bozar, algılarımızı açar.
İbrahim Koç’un heykelleri mekân ve izleyici ile kurduğu ilişkide biraz da algılarla oynayan bir uyum sergiliyor. Dengesini yitirmeyen ama izleyicinin heyecanını da sürekli taze tutan ip cambazları gibi.
Bu yüzden başlığı tersine çevirdim. Genellikle işler mekanını arar ya, Koç’un heykellerinde mekanlar işlerini arıyor. Farklı düzenlemelere açık yapıtlar, ezmeden ezilmeden hemen her “yer”le bütünleşecek bir yapı sergiliyor.
Bildik konulardan yola çıkıp form ve renklerle sıradan olanın estetiğini yakalıyor sanatçı. Büyüterek, çoğaltarak, bir araya toplayarak, dağıtarak…
Sabah, saat yedi buçuk… Kedilerin camları tırmalayışıyla uyanıyorum ve heykel düşünüyorum. Yapıtı, yapıtları anlatmak için daha fazla söze gerek var mı?
—
Nilgün Yüksel




