Dünden Bugüne Sanat Piyasası- IV

Müzayedeler Sanat Piyasasını Nasıl Etkiliyor?

Tevfik İhtiyar

tevfik@rhartmagazine.com

Bugün sanat eseri edinmek isteyen hemen herkes müzayede kataloglarındaki fiyatları baz alarak pazarlığa başlıyor. Hal böyle olunca da sanata yatırım yapanlar bir sanat eserinin gerçek değerinin ne olduğu, ne olması gerektiği, hangi karmaşık koşulların sanat eserinin değeri üzerinde etkili olduğu konusunda bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olduklarını sanıyorlar. Bu da kendileri açısından talihsizliktir. Bir sanat eserinin değerini müzayede kataloguna konan fiyatla kıyaslamak kelimenin tam anlamıyla konu hakkındaki cehaleti gösterir ve durumu basite indirgemek olarak açıklanabilir. Son yıllarda değişik müzayede kuruluşlarının kataloglarına konan fiyatları sorgulamak ve sanat piyasasında yaratılan karmaşayı göz önüne sermek amacıyla bir kısım sanatçının aynı eserinin değişik tarihlerde değişik müzayedelerdeki katalog ve satış fiyatlarını örnek alıp inceleyelim. Öncelikle şu hususu tekrar belirtmekte yarar var; müzayedelerin kendine özgü kuralları ve etik değerleri vardır. Her müzayede kendi etik değerlerini ve kurallarını uygular. Örneğin bir sanatçının eserini çok düşük fiyattan koyup alıcıda istek ve heyecan yaratmak isteyebilir. Ya da bir eseri değerinin üstünde kataloga koyup, fiyatını da satış anında yukarıya çektirip harice satış yaparak sanatçısına piyasa yaratmak isteyebilir. Müzayedeci, bir sanatçıdan 200 eseri tanesi 200 TL’den satın alıp düzenlediği her müzayedede kataloga 2000 TL’den bir kaçını koyup her birini 5000TL’ye satış göstermesi ve bu arada da oltaya bir kaç amatör alıcının takılması ticari kurallar, müzayedenin etik kuralları açısından gayet normal ve doğaldır. Burada doğal ve etik olmayan o 200 işi 200 TL’den müzayede firmasına satan “sanatçının” tavrıdır. Yeri gelmişken sanat eserinin hangi kanallardan ve ne şekilde müzayedeye geldiğini tekrar anımsatmakta yarar var. -Müzayedeci sanat tacirinden, sanatçıdan ya da evlerden kendisine getirilen eseri satın almıştır. Dolayısıyla fiyat kataloguna koyarken özgürdür. Minimum bir fiyata da koyabilir. Değerinin üstünde de… -Sanatçı bizzat müzayede firmasını arayarak eser vermek istemiştir. Burada sanatçının işinin satılabilirlik durumuna ve piyasasına göre, iki taraf arasındaki özel anlaşma sonucu fiyat konabilir. Dolayısıyla konan fiyat gerçek olmayabilir. -Evlerden gelen eserler, getirenin acil ihtiyacına göre düşük fiyat konabilir. Müzayedeci bizzat sanatçıya başvurup eser talep edebilir. Bu durumda da sanatçı piyasasını yukarı çekmek için yüksek fiyat talep eder ve kataloga yüksek fiyattan koydurabilir vs.vs… Görüldüğü gibi müzayede kataloguna konan fiyat da satış anında gösterilen çekiç fiyatı da duruma ve koşullara göre değişebilir. Dolayısıyla müzayedelerin sanat piyasasında fiyat karmaşasına yol açtığı bir gerçektir. Şimdi aynı eserin farklı müzayedelerde farklı tarihlerdeki müzayede kataloglarına konan ve çekiç fiyatlarından bazı örneklere bakalım. Ömer Uluç 2008’de 9000 TL’ye katalog fiyatı konan eser, 2010’da bir başka müzayedede 65.000 TL’den kataloga konuyor. 2 yıl içinde % 700’ün üzerinde artış. Uluç’un bir başka eseri 2006 yılında bizzat tarafımdan organize edilen müzayedede (Açık-Art) 14.000 TL’den kataloga konmuştu ve 17500 TL’ye satılmıştı. Aynı eser 2007’de normal sayılabilecek bir artışla başka bir müzayedede 20.000 TL’den kataloga konup 25.000 TL’den satılıyor. Yine aynı eser gelin görün ki iki yıl bile dolmadan bir üçüncü müzayedede 2009 yılında 80.000 TL’den kataloge edilip 130.000 TL’ye satılıyor. %740 artış. Bir başka örnek; Burhan Doğançay 2005 yılında bir müzayedede 46.000 $ dan satılıyor. Aynı Burhan Doğançay 2011 yılında 445.000 $ dolara alıcı buluyor. % 1000 artış. Orhan Peker 2005’de 30.000 TL’ye kataloga konuyor. 2009’da bir başka müzayedeye 250.000 TL’den %833 artış. Örnekleri çoğaltabiliriz. Peki müzayedelerde oluşan/oluşturulan bu fiyat karmaşasının sanat piyasasındaki olumsuz etkilerinin yanında müzayedelerin piyasaya olumlu etkileri yok mu? Hemen söyleyelim var tabii… -İkinci el piyasasında alıcı ile satıcı arasında aracılık etmesi. -Başta medya olmak üzere çeşitli kanallardan sanat alıcısı geniş kitlelere ulaşması, harekete geçirmesi. -Sansasyonel olgu ve oluşumlara öncülük ederek sanatın ve sanat piyasasının gündemde kalmasını sağlaması v.b. gibi açılardan sanat piyasasına olumlu etkisi var. Olaya bir başka açıdan yaklaşırsak asıl sorunun sanat eseri alıcısında olduğunu söyleyebiliriz. Bugün Türkiye’deki sanat eseri alıcısı gerek sanatsal ve gerekse sanat piyasası açısından danışman kullanmadan kulaktan dolma bilgilerle kendi sezgileriyle ve medyada çıkan spekülatif haberleri dikkate alarak fiyat araştırması ve sanat eseri alımı yaptığı için doğru sonuca ulaşamıyor. Oysa gerek alıcı açısından ve gerekse sanat piyasası açısından doğru sonuca ulaşmak hiç de zor değil. Öncelikle fiyata bakmadan neyin sanat eseri olduğu, geleceğe kalıp kalmayacağı konusunda danışman kullanarak bilgi sahibi olmak önemlidir. Sonra da gerçek fiyatların sanat galerilerinde olduğunun bilinmesini idrak etmek lazım. Sanat galerilerinde sergi açılışlarında hazırlanan fiyat listelerindeki fiyatlar en doğru fiyatlardır. Bu fiyatlar; sanatçının fiyat artış talebini, galericinin piyasa (aynı zamanda o sanatçının o anki piyasa durumu) koşullarını dikkate alarak, ayrıca galerisinin de satış kaygısı, sanatçısını olduğu kadar koleksiyoneri de koruma güdüsü ile sanatçı galerici arasında kesişen dengeler ışığında oluşur. Sonuç olarak müzayedelerin doğasında var olan spekülatif hareketler, fiyatların manuple edilmesi sansasyonel haber ve davranışlarla sanat piyasasında oluşturdukları fiyat karmaşasını her türlü dalgalanmanın, hayali satışların, hayali fiyatların durulduğu, düzene girdiği, gerçek değerine ve sanatsal kimliğine kavuştuğu yer galerilerdir, denirse hiç de yanlış olmaz. Müzayedelerin ise o efsunlu yol ve yöntemlerinin sanat piyasasını olumlu/ olumsuz olarak etkilemekte önemli bir rol aldıkları da yadsınamaz.

Devam Edecek…

Editörden

Çağdaş Sanatta Eleştiri ve Eleştirmen Kavramı

Tevfik İhtiyar

tevfik@rhartmagazine.com

Geçtiğimiz günlerde Hasan Bülent Kahraman Sabah Gazetesinde “Çağdaş Sanatın Belkemiği Eksik” başlığı altında önemli bir makale yayınladı. Bir hayli uzun olan makalenin yer darlığı nedeniyle tamamını değil ancak, belkemiğini aynen aktarıyorum. “(…) Günümüz dünyası kapitalistlere, şirketlere, kuruluşlara sermayelerinin %5-8 arasındaki bir bölümünü (çağdaş) sanata yatırımlarını öneriyor. Bu, riskin dağıtılması bakımından çok önemli kabul ediliyor. Çünkü eldeki veriler, sanatın, yatırım zincirinde en son halka olduğunu, sanat yapıtının da elden çıkarılanlar arasında gene en son halkayı meydana getirdiğini ortaya koyuyor. O nedenle yapılan akademik çalışmalar, kriz dönemlerinde, genel alış veriş hacminde bir düşüş olsa da teker teker yapıtların fiyatında bir düşüş olmadığını gösterdi. (…) Dünyanın her yerinde sermaye yatırım yaparken risk alırken ürkek davranır. Pozitif risk başka bir şeydir. Ama orada bile kırk ölçer bir keser. Sermayenin kendisini her türlü tehlikeden koruması için kullanacağı en önemli araç bilgidir. Günümüz dünyasında bilgi önceki dönemlerle karşılaştırılamayacak kadar önem ve değer kazanmıştır. Bilgiyi malumatla/enformasyonla karıştırmamak gerekir. İnternet bilgi sağlamaz, malumat verir. Bilgi hala dünyanın en seçkin üniversitelerinde ve araştırma kurumlarında üretiliyor. Türkiye her alanda bu gerçeği ihmal etti. Son dönemde yaptığı büyük sıçramalara rağmen kendisini bilginin önemine, değerine ve işlevine kapattı. Herkes kendi işini sezgileriyle, duyarlılıklarıyla ve kendi amatörlüğü içinden profesyonelleşerek kurdu, yürüttü, geliştirdi. Bu çağdaş sanat alanında daha fazla böyle. Çok yakın zamanlara kadar büyük paralarla büyük yatırımlar yapan koleksiyonerlerin birlikte çalıştığı galericilerdışında kimseden profesyonel destek, yardım, güç aldığını görmedim.(…)Bu eksiğin altında çok önemli bir kısıtlama yatıyor: Eleştirmen eksikliği. Kaç zamandır yazıyor ve söylüyorum. Türkiye bu alanda galerilere, mekanlara, koleksiyonerlere, alıcılara, hatta resimlerin çerçevelerine bile yatırım yaptı fakat eleştirmeni ihmal etti, dışladı, görmezden geldi. (…) Sadece yatırımcı bakımından ele alındığında bile eleştirmen ve onunla iç içe geçmiş bir danışmanlık kurumunun oluşmaması son derecede vahimdir. Sadece koleksiyonların ‘doğruluğu’ ve ‘yanlışlığı’ dolayısıyla da yatırımın niteliği bakımından ele alınsa bile bu eksiklik çok ciddi sonuçlar doğurmaya adaydır. İyi eleştirmen bugün küresel bir kimliktir. Çağdaş sanatın önemi de öncelikle küresel olmaktan kaynaklanır. İsteğimiz Türk çağdaş sanatının evrensel piyasalara erişmesidir. Bunu sağlayacak olan eleştiridir. Çağdaş sanat yapısı, dokusu, doğası gereği küresel olduğu ölçüde yereldir. Onu başka bir görsel ideolojiye koleksiyoner değil eleştirmen anlatabilir. Eleştirmen kurduğu ağ sayesinde o yapıtları devreye sokabilir. Velhasıl kelam, gene sadece yatırım düzeyinde bile bu derecede ihtiyaç vardır eleştirmene. Gelecek eleştirmenleri değerlendirenlerin ve ciddi danışmanlara sahip olanlarındır diyeyim de taş gediğine otursun.” Sanatın ticarileştirildiği bu ortamda gelinen nokta sanat tacirinin, satma kaygısı ile ikna çabası, müzayedelerin spekülasyonu, medyanın şişirmesi sonucu oluşturulan değer yargılarıyla metraja vurulup toptan kapatılan tuval üstü ne olduğu, ne olacağı meçhul işler. Bugün bu toplayıcılar için eleştiri kavramının anlamı yok. Onlar borsa gibi müzayedelerdeki sanal iniş çıkışları günlük takip ediyorlar. Değerli hoca Hasan Bülent Kahraman’ın parmak bastığı eleştirmen konusunu önümüzdeki günlerde dergide dört köşe masaya yatıracağız. Hasan Bülent hoca da katkı sağlarsa seviniriz. YILIN GENÇ RESSAMI YARIŞMASI ÖRNEK OLUYOR… Genç ressamlara yönelik 2005 yılında farklı bir yöntemle –iki aşamalı- yarışma düzenlediğimizde biraz yadırganmıştı. Birinci aşamada jüri katılan genç ressamları eleyip puanlama yöntemiyle ilk 15’i seçerek finalde yarışmaya aday olduklarını ilan ediyordu. İkinci aşama ise finale kalan 15 genç ressamın eserleri sergileniyor ve 30 gün süre ile internetten izleyici beğenisine sunularak, izleyici tarafından oy verilmesi sağlanıyordu. Ayrıca sergi mekanına da oy sandığı konarak sergiyi gezenlerde oy veriyorlardı. Bu yöntemin amacı ise izleyiciyi sanatın içine çekmekti. Yöntem başarılı da oldu. Bu yıl 7.sini düzenlediğimiz ve 15 Ocak 2012 tarihine kadar eser kabul edilen Yılın Genç Ressamı Yarışması’na her yıl yirmi bin üzerinde izleyici internetten oy kullanıyor, zaman zaman web sitemiz kilitleniyor. Bilindiği gibi her başarılı etkinlik klasikleşir ve başkaları tarafından örnek alınır. Yedi yıldır aralıksız devam eden ve bu yıl yedincisini düzenlediğimiz Yılın Genç Ressamı yarışmasına öykünerek bugüne kadar müzayede evleri ve bazı galerilerde gençlere yönelik yarışmalar düzenlediler. Ancak yarışmada ticari boyutu öne çıkarttıkları için pek başarılı ve sürekli olamadılar. Bugünlerde ise basına yansıdığı kadarıyla, genç sanatçılara yönelik bir yarışma daha düzenleniyor. rh+artmagazine dergisinin düzenlediği Yılın Genç Ressamı yarışmasından ilham alınıp iki aşamalı olarak düzenlenen yarışma için şimdiden düzenleyenlere de katılan genç arkadaşlarımıza da başarılar dilerim. Umarım devamlı olur.

SANAT PİYASASINDA EFSUNLU BİR PAZARLAMA OLAYI: MÜZAYEDELER

MÜZAYEDELER

Tevfik İhtiyar
tevfikihtiyar@gmail.com

Ülkemizde düzenlenen müzayedelerin kendine özgü kurallarıyla /kuralsızlıklarıyla sanat piyasasını belirleyen/karıştıran/ yükselten/ düşüren/ o efsunlu pazarlama yöntemlerinin perde arkasını; sanat piyasasındaki rolünü ve işlevini daha önce dile getirdiğimiz editör yazısından da alıntı yaparak dört köşe masaya yatıralım.

Müzayede Arapça bir sözcük. Türkçe sözlükteki karşılığı “açık artırma”. Bir malın veya hizmetin, belirlenen taban fiyatından başlayıp belli kurallar ve koşullar içinde fiyat artırma teklifi alınarak, en yüksek fiyatı verene satışın yapıldığı organizasyon olarak açıklanabilir. Özel kişi ve kuruluşların düzenlediği müzayede (açık artırma), düzenleyenin koyduğu kural ve koşullarla kendine özgü etik değerler çerçevesinde yapılır. O kurallar da müzayede öncesi ilan edilir. Müzayedeye mal koyan da, müzayededen mal alan da konan kuralları kabul etmiş sayılır. O arada gerek müzayede öncesi gerekse müzayede sonrası hatta müzayede anında dahi bir kısım hoş, nahoş ve trajikomik olaylar yaşanır. Yetmişli, seksenli yıllarda önceleri mezat adı altında evlerde, kapalı çarşının belli mekânlarında, eski ev eşyalarının içinden çıkan antika obje, halı ve resim gibi eşyaların satıldığı aile arasında ya da belli bir grup arasında yapılan bir satış yöntemiydi. Sonradan, özellikle seksenlerin ikinci yarısından sonra Türkiye’de bir takım müzayede firmaları, o evlerde mezat yapan firmalar, büyük müzayede organizasyonları gerçekleştirmeye başladı. Resme, antikaya karşı olan ilgiden dolayı oldu bu tabii ki.

Seksenli yıllardan bu güne Türkiye’de faaliyet gösteren müzayede firmalarını anımsayalım. Bu firmalardan Kocabaş Müzayedecilik, Maksut Varal Koleksiyon A.Ş, Kile Müzayede gibi 2000’li yılların başına kadar etkili olan firmalar bugün artık faaliyet göstermiyor. Çağdaş resmin müzayede ortamında öne çıkmasıyla birlikte 80li yıllardan beri müzayedecilik yapan ve bugün de etkin bir şekilde varlıklarını sürdüren Portakal Müzayede Evi, Antik A.Ş, Maçka Mezat gibi firmalara ilaveten daha sonra faaliyete geçen Alif Art, Artı Mezat, Beyaz Art, Açık-Art, İstanbul Antik Sanat, Antika Müzayededecilik, Bali Antik, Özbilenler Müzayedecilik, Artium Müzayede Evi, Nişantaşı Müzayede,Nika Müzayede, Ares Müzayede gibi firmalar bugün etkin bir şekilde faaliyetlerini sürdürüyor. Bu saydıklarımızın dışında Burak Flateli, Pera Müzayede ve Denizler Müzayede gibi kitap ve flateli ağırlıklı müzayede firmaları da pazarda faaliyet göstermektedirler.

Müzayede firmaları başlangıçta antik obje, mobilya, halı, tekstilyanında en çok hat ve Osmanlı dönemi ya da Cumhuriyet kuşağından ressamlara ait işler koyuyorlardı. Bunlar satılıyordu ve büyük paralar ediyordu. Daha sonra alanda daralma başladı. Eser bulunamaz oldu. Tabii ki arz az olunca da sahtecilik işleri dönmeye başladı, başyapıtlar ortadan çekildi.Müzayedelere günümüz çağdaş sanatına ait işler kabul edilmiyordu; satışı da alıcısı da yoktu. Hep o klasik işler tercih ediliyordu. Özellikle iki binli yılların başında Çağdaş Sanata da ilgi duyulmaya başladı. Çağdaş sanatın alıcısı artmaya başlayınca, müzayede firmaları teker teker çağdaş sanat eserlerini müzayedeye kabul etmeye ve aramaya başladılar. Öyle ki bu kadar zaman müzayedeye konmayan eserler müzayedelere kapak olmaya başladı. Hatta biraz spekülatif de olsa son dönem müzayedelerde bir müzayedenin başyapıtı hatta en pahalı satılan eseri haline geldi ya da getirildi. Bson dönemde siyasi konjonktüre paralel olarak hat sanatına ilgi arttı. Çağdaş sanat geri plana itildi. Ancak bu siyasi konjonktürün uyguladığı dönüşüm ( Osmanlı’ya) kısmı ve geçici bir heves gibi görülüyor. Uzun vadede çağdaş sanat müzayede ortamında ağırlığını daha da hissettirecek.

Müzayede Nasıl Düzenlenir?

Müzayede düzenlemek kendine has bir ritüeldir neredeyse; belli koşulları vardır. Bunlardan birincisi müzayedeye sanat eseri toplamaktır. Gazeteye ilan verilir, duyurular yapılır. Evlerden, esnaftan birtakım eserler gelir. Sanat eseri alım satımı yapan sanat tacirlerinden eserler gelir. Müzayedeci kendisi gider bulur veya daha önce satın aldığı, stokunda bulunan eserlerden koyar. En önemli karı da kendi koyduğu eserlerde yapar. Evlerden ve esnaftan gelen eserler müzayedeye konduğu zaman müzayedecinin belli bir komisyonu vardır. Bu da genellikle % I0-20 arasında değişir. Eserin cinsine, fiyatına bağlıdır; çok yüksek fiyatlı, hemen satılabilecek olanlardan daha az komisyon alırlar, biraz daha zor satılacak işlerden veya sıradan işlerden daha çok alırlar. Müzayededen satın alınan işlerden de %6-7 civarında bir komisyon alınır. Müzayedelerin karı budur. Bu durumda bir sanat taciri ya da bir evden bir resim geldiği zaman onlardan ortalama %I5, %6-7’de eseri alan kişiden alınca %22 gibi bir kar söz konusu olur. Yani yaklaşık I00 bin liralık bir satıştan 20 bin lira kar etmek anlamına gelir bu da. Tabii müzayede düzenlemek pahalı bir olay, sigortası, katalogu, dağıtımı, ilanı, reklamı, personeli var. Giderleri yüksek olduğu için bu yüzde yirmilik kar marjı müzayedeciyi pek kurtarmaz. Kapsamlı bir müzayedenin maliyeti 70-I00 bin TL arasındadır. Onun için kendisi uygun fiyata eser bulup onları müzayedeye koyar. Ve o müzayede kuralları çerçevesinde kendisi de elemanlarıyla oynayarak, o fiyatları yukarı çekerek yüksek fiyatlara satmaya çalışır ve buradan kar eder. Bu doğaldır.

Müzayedede Fiyat Oluşumu

Bu çok gizemli ve karmaşık ince hesaplara dayalı bir yoldur. Müzayedeye konan bir eserin piyasa değeri kuşkusuz etkili olur. Ancak bu yüksek fiyattan müzayedeye konmasını gerektirmez. Müzayedeci o eseri diğer eserler arasında alıcının ilgisini çekmek açısından deyim yerindeyse yem olarak kullanarak örneğin on bin dolarlık bir eseri iki bin dolardan kataloga koyabilir. Bu durumda eser müzayedecinin kendi firmasına ait ise sorun yok. Ancak müşteri tarafından müzayedeye konmuşsa o durumda da eğer özel bir anlaşma yoksa kataloga daha düşük fiyattan koyabilir. Fakat mal sahibi müşteriye taahhüt ettiği fiyatın altında satamaz. İşte o noktada da naylon alıcılar ve konu mankenleri müzayede anında devreye girer.

Naylon alıcılar nasıl çalışır? ( Açığa Satış)

Bir veya birden fazladırlar. Kendilerine müzayede başlamadan önce verilen talimatlar doğrultusunda müzayede anında müzayede sunucusuyla koordineli ve birlikte fiyatları yukarı çekerler. Profesyonel bir müzayede yöneticisi satış anında naylon alıcıların sayısını genellikle arka sıralara bağlı bir şekilde açığa satış yaparak çoğaltıp fiyatı yukarı çekebilir.Bu durumu ancak profesyonel müzayede takipçileri ve tacirler anlayabilir. Sıradan bir müzayede alıcısı ve amatörler naylon alıcılar arasında argo bir deyimle gaza gelip aldıkları bir eseri piyasa değerinin üstünde aldıklarını ya da geeksiz alım yaptıklarını müzayede bitince anlarlar.

Nitekim son zamanlarda müzayede firmaları çok şikayet aldıkları için fiyat aralığı uygulamaya başladılar. Bir sanatçının fiyatı, kendi atölyesindeki fiyat da değildir. O sanatçının galeride açtığı liste fiyatı, o sanatçının fiyatıdır ama bu fiyat ciddi bir galerinin fiyatı gibi düşünülmelidir. Sanatçı ve galerinin birlikte tespit ettiği bir fiyat olmalıdır. Orada da sanatçı gelip de “ Benim fiyatım şudur, ben şuyaşa geldim, benden küçükler şöyle satıyor” gibi bir tavırla kendi eserine piyasada oluşamayacak yükseklikte bir fiyat biçmemelidir.

Son dönemde müzayede firmaları çağdaş sanat eserlerini müzayedeye koymaya başlayınca bazı ressamlar işlerini bizzat kendileri müzayedeye vermeye başladılar. Bu çok büyük bir yanlış, büyük bir hata… Bunu neden böyle yaptılar. Bir kısmı pazarı olmadığı için, kendisinin de müzayedede eseri olduğunu göstermek için yaptı. Söylentiler bile oldu bu konuda. Al iki tane vereyim biri senin olsun birini de müzayedede sat, diyenlerin olduğuna dair.Hatta bazı ressamlar “ Benim fiyatımı yukarıya çek de ne istersen yap” gibi tekliflerde bulundu benim de müzayede düzenlediğim dönemlerde. Bazı ressamlar sadece orada görünebilmek için benim de resmimi koy hiçbir şey istemiyorum dedi. Dolayısıyla müzayedeciye bıraktılar. Müzayedeci de istediği gibi oynadı fiyatlarıyla bu konuda müzayedeciyi suçlayamazsınız, o da kar etmeye çalışıyor. Burada sorun sanatçının müzayedeye eser vermesi, bizzat tacir gibi davranmasıdır.

Bunun doğrusu sanatçının kendisinin değil çalıştığı galericisinin müzayedeye eser vermesidir. Gençler müzayedeye konur, yaşlılar konmaz diye bir şey yok. Çalışan bir sanatçının eseri çağdaş sanat müzayedesine konur ama bunu galericisi takip etmelidir. Son yıllarda Türkiye’de sanatçı galericiden habersiz yapıyor bu işleri. Bu durumda da en güç durumda kalan galericiler oluyor. Sanatçı kalkıp herhangi bir galeride sergisini açıyor, bir takım fiyatları uyguluyor orada, koyduğu o yüksek fiyatlarla resmi galeride alıcı bulmuyor ve sonra gidiyor müzayedeciye satıyor. Galeriyi resmen kullanmış oluyor. Türkiye’de galerici-sanatçı çekişmesi de bu hareketlerden kaynaklanıyor.

Sanatçıların aracı olmadan eser vermemesi tüccar terzi haline gelmemesi gerekir. Atölyede otur sabaha kadar üret, sabah aç telefonu, ara Mehmet’,” Bugüne kadar yaptığım en önemli iş budur “ de ve telefonla müşteri çağır. Galerici geldiği zaman da koleksiyoncuna kaça veriyorsan aynı fiyatta diret. Onun için bugün Türkiye’de galericilik sistemi çökmüş durumdadır. Halbuki galericiler olmazsa sanatçılar yaşayamaz.

Sanatçının müzayedeye eser koyması yanlış ama müzayedecinin de kriterleri olmadan, spekülatif olarak sanatçıları şişirmesi de yanlış. Bir bakıyorsunuz bir sanatçının altı ay önce bir işi l000 lira ise şimdi l0 000 liraya çıkmış. Bu durum sanatçıya da alıcıya da zarar veriyor. Piyasaya zarar veriyor. Dolayısıyla da müzayede firmalarının müzayedeciliğin kurallarına dikkat etmesi gerekir.

İzleyici/Alıcı Profili

Müzayede salonunda bulunanların %90’ı alıcı değildir. Peki kimlerdir bunlar?

l. Müzayedeye koyduğu eserin satışını takip eden esnaf, galerici ve şahıslar.

2. Ellerindeki eserlerin fiyatlarını kıyaslamak için fiyat çetelesi tutan esnaf, koleksiyoncu ve toplayıcılar.

3. Alım yapmayan ancak ortamı merak edenler.

4. Müşteri edinmek isteyen ve ayakçı takımı denen seyyar sanat tacirleri.

5. Telefondaki alıcılar.

Müzayedeye konan eserler müzayede tarihinden üç beş gün öncesinde sergilenir. Zaman zaman da bir tanıtım kokteyli düzenlenir. Böylelikle alıcılar satışa çıkacak eserleri önceden görür ve ilgi duyduklarını ellerindeki katalogda işaretlerler. Profesyonel alıcı katalogdaki fiyatla piyasa fiyatını araştırarak en çok artıracağı rakamı belirler. Satın almak istediği eserin sunuş anında ise kendine göre ve duruma göre taktik uygular. Bazen hemen bayrak kaldırarak kararlılığını gösterir ve diğer alıcıların cesaretini kırar. Bazen de pusuya yatıp en son bayrak kaldırır. Başka alıcı çıkmasa da KDV ödememek için bayrak kaldırmayarak müzayede sonrası almayı tercih eder. Amatör alıcılar ise en kolay alıcılardır. Beğendikleri eseri kafalarında belirledikleri fiyata kadar bayrak kaldırarak alırlar. Danışman kullanmadıkları için de gerek eser seçiminde ve gerekse fiyat konusunda çoğunlukla yanılırlar. Bir de müzayedeye gelemeyip önceden fiyat verenler vardır. Onlar da genellikle profesyoneldir ve müzayede sunucusuna güvenirler. Belirli bir limit bildirirler. Telefon satışları ise daha çok profesyonel alıcılar ve deşifre olmak istemeyen alıcılar tarafından tercih edilir. Müzayedenin baş yapıtı genellikle telefonda adı açıklanmayan bir bilinmeyene satılır ya da satıldı gösterilir.

Müzayedeye Konan Eserlerin Orijinalitesi

Müzayedeye konan eserlerin orijinalitesini müzayede firmasının oluşturduğu ve zaman zaman da katalogda isimleri belirtilen uzman kadro belirler. Antika eşya, hat sanatı, efemera, halı, kumaş, tombak vs. gibi müzayede eserlerinde çok fazla sorun çıkmaz. Ancak resim konusunda daha önce de sıkça dile getirildiği gibi güvenilir, bilimsel ve teknik donanımlı bir kadro maalesef yoktur. Ne amaçla öne çıkarıldıkları bilinen birkaç isime müracaat edilir. O nedenle müzayedelerden resim alırken çok dikkatli olmakta yarar var.

Müzayede katalogu nasıl hazırlanır?

Önce kategorize edilen eserlere bir bakalım.

-kapak resmi

-müzayedenin olmazsa olmaz eserleri

-yemlik eserler

-orta hal eserler

-dolgu eserler

Müzayede firması katalogu hazırlarken bir romancının romanını yazarken kurguladığı plan gibi, heyecan, dikkat, ilgi ve tansiyonu bir arada tutacak ve uygulamaya koyarken de bir orkestra şefinin orkestrayı yönetirken gösterdiği duyarlılığı ve titizliği gösterecek şekilde katalogda eser dağılımı yapar. Genellikle 200-300 arası parçadan oluşan müzayede katalogunda sıralama yapılırken ilk başlara mutlaka alıcısı olabilecek ve yemlik denen eserler düşük fiyatlarla konur. Bugüne kadar müzayede katalogunun … numarası bir olan ve satılmayan eser görülmemiştir. Müzayede katalogunun başındaki üç beş eser mutlaka satılabilecek eserlerdir. Ya da mutlaka satış gösterilir.

Bu müzayedeye heyecan katar ve alıcının heves ve iştahını artırır.

Müzayedenin kapak resmi genellikle sonlara doğru konur.Keza müzayedenin olmazsa olmazları olan önemli eserlerin çoğunluğu da sonlara konur.Son zamanlarda bazı önemli eserler katalogun başına konmaya başlandı. Burada amaç izleyici ve alıcıyı müzayedenin sonuna kadar salonda tutabilmektir. Kataloga diğer eserleri yerleştirirken zaman zaman tansiyonu artırabilmek için orta halli ve dolgu eserlerin aralarına birer ikişer önemli eserler ve yemlikler yerleştirilir.

Yemlik denen eserler müzayede firmasının kendi eserleridir. O nedenle üzerlerinde istenildiği gibi oynanabilir.

PARALEL AÇILIŞLAR… DUAYEN TACİRLER…

Tevfik İhtiyar
tevfikihtiyar@gmail.com

Sanat tatilden döndü. Galeriler 12. İstanbul Bienali’ne paralel (ne demekse!) kapılarını açtılar. Hemen her köşede bir sergi açılışı… Enteli-entelektüeli, sanatçısı sanatseveri, müzayedecisi-sanat taciri, konu mankeni-kokteyl bülbülü… Sanat kolonisinin bütün aktörleri açılışlarda… Ellerinde kadeh, cüzdanlarında asma kilit… anahtarı dipsiz kuyuda… Sohbet bedava… Şarap bedava… Kimin umurunda galerici ne durumda. (Kartel destekli art’larda ekmek elden su gölden… onlar için çok da önemli değil…) Bu arada bir de sanat fuarı açıldı.

Eylül rüzgarlarıyla uçuşan gazel gibi medyada bolca haber… Ancak satıştan ne haber? Onu bilen yok. Ben söyleyeyim: Fuar çok sattı deniyor. İnanmayın… yalan… Açıldığı gibi kapandı. Ya paralel sergiler! Fiyakalı cakalı bol gürültülü açılışlar ancak sıfır satışlar.

****
Büyüüük büyük büyük babası paşa olan duayen bir sanat taciri/galericinin anıları/itirafları kitaplaştırılıyormuş. Yakında çıkacak olan kitapta yer alan bir kısım anılar/itiraflar şimdiden sanat kolonisinde akşam sofralarına meze olmaya başladı.

Efendim… Söylendiğine göre duayen tacir akademiyi bitirdikten sonra Avrupa-Amerika dolaşır. Yaban ellerinde galeri bekçiliğinden garsonluğa birçok işte çalışır. Arada ünlü bir galericinin yanına sokulup ya da bir müze kapısında-gelecekte malzeme olur düşüncesiyle- hatıra fotoğrafı çektirmeyi de ihmal etmez. Gezip dolaştığı yaban ellerinde dikiş tutturamayınca yurda döner. Sonra “sanat yapmak bana göre değil satmak olmalı benim işim” diyerek bir büyük otelin lobisinde kartpostal satarak işe koyulur. Bir süre sonra büyüüük büyük büyük babasından kalan mekanda kendi tacirhanesini/galerisini kurar.

O yıllarda Türkiye’de resim para etmemektedir. Resim satan ressam hemen hiç yoktur. İlk iş olarak resim alacak koleksiyoner yaratmak gerektiğini düşünür. Paralı entelektüel iş adamları ile ilişkisini geliştirir. Birkaçını ikna eder. Paralarını önceden tahsil ederek onlara resim toplamaya başlar. Bugünün bir kısım ünlü sanatçısı, çoğunlukta ise ısmarlama iş
üreten kimsenin bilmediği tanımadığı ressam çaresizlikten ve mecburiyetten tacirhanesinde bir paket sigara, bir şişe şaraba ona resim üretirler. Boya ve tuval ise israfa kaçmamak kaydıyla bedavadır. Üretilen resimlerin fıyatını kendisi belirler. Onun için kimin ne ürettiği önemli değildir. Önemli olan ucuza alıp kar ederek paraya çevirmektir.

Yıllar sonra satın aldıkları işleri kapısına getirip “ileride çok para edeceğini söylemiştiniz. Bunca yıl sonra hiç para etmiyormuş” diyenlere “öyle demeyin, bunca yıl evinizde seyrettiniz, ücretini seyrettiğinize sayarsanız, resim de size bedavaya kalmış oldu” veciz sözü sanat tarihine geçecek niteliktedir.

Duayen tacir/galericinin öne çıkan özelliği olarak sanat kolonisinde gecelerin vazgeçilmez dedikoducu konuğu olduğu söylenir. Hemen her etkinlikte görünür. Her davette baş köşeye konar. Tevazuu da eksik etmez. Laf arasında uydurduğu/duyduğu haberleri, olayları özellikle basına, nazikçe sızdırmayı sever. Çevresinde dara düşen dostlarının çek senetlerini kendisinin belirlediği makul! bir faizle nakde çevirerek iyilik yapmayı da ihmal etmez. Bazen kırdığı çek ve senetlerin faizine karşılık resim dahi kabul edecek kadar anlayışlı ve kadir-i şinastır. Ressam atölyelerinden resim alan diğer sanat tacirleri hakkında görüş belirterek ressamlara uyarıda bulunur.

Duayen sanat tacirinin çıkacağı söylenen anı/itiraf kitabının tanıtımına katkı amacıyla bu satırları yazarak eski dostu olmanın vefa borcunu ödüyorum.

DÜNDEN BUGÜNE SANAT PİYASASI- II

Birinci bölümü 80. sayıda yayımlanan bu yazının ikinci bölümü, yer darlığı nedeniyle 81 ve 82. sayılara konamadı. Siz okuyucularımızdan gelen yoğun istek üzerine daha fazla bekletmeden, Dünden Bugüne Sanat Piyasası’nın ikinci bölümünü eylül ayında başlayan sezon ve açılan sanat piyasası nedeniyle editör sayfalarına koyuyoruz.

Tevfik İHTİYAR
tevfikihtiyar@gmail.com

Soğuk savaş öncesi sanatta uluslararası pazar söz konusu olunca Avrupa ve Amerika akla gelirdi. Kısmen de Japonya’nın ilgi alanına girerdi sanat pazarı. Soğuk savaş sonrası değişen konjonktürde Rusya, Çin ve Ortadoğu ülkeleri de pazarda boy göstermeye başladı. Pazarın yeni aktörleri arasında Çin erken davrandı. Çin sermayesi akıllıca bir yöntemle önce kendi değerlerini yaratıp sanat piyasasına sürdü. Piyasaya sürdüğü değerlerin destekçisi/alıcısı da kendisi oldu. Kısa sürede de meyvelerini aldı. Bugün dünya piyasasında milyon dolarlara alıcı bulan Çinli ressamlar az değil. Önce kendi değerlerine sahip çıkan Çinli entelektüel yatırımcıların bugün dünya fuarlarında da boy gösterip alım yaptıkları ayrıca da kendi sanatlarına dünya pazarlarında destek verdikleri ve sahip çıktıkları gözden kaçmıyor. Ülkelerinde düzenledikleri fuarlar ise uluslararası sanat piyasasında dikkat çekmeye başladı.

Küresel pazarda rol alan bir diğer sermaye ise ortadoğudaki Petro-dolar sahipleri. Kendi ülkelerinin değerlerini yaratmanın olanaksızlığını bildiklerinden hemen her konuda olduğu gibi sanatta da ithal ikamesi yoluyla ülkelerinde koleksiyonlar oluşturma, müze kurma, fuarlar organize etme çabasındalar. Basına yansıdığı kadarıyla 2005-2011 yılları arasında Katar’ın kültürel ithalatı 430 milyon dolar.

Bize gelince…
Çin’de uygulanan yöntemi Türkiye’de uygulamaya koymak isteyenler “mal”ı
ucuza kapatma alışkanlığı ve sanatı mal olarak görme cehaleti nedeniyle olayı
yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Hatayı yalnızca yatırımcı koleksiyonerde aramak bizi yanılgıya düşürür. Bu konuda sanatçı da hata yaptı. Şimdi her ikisini de açalım. Bir sanat eserinin fiyatını aşağı çekmede pek maharetli ve becerikli olan yatırımcı koleksiyonerlerimizin uyguladığı yöntemleri zaman zaman derginin sayfalarında dile getirdim. Son yıllarda yeni yöntemler geliştirildi ucuza kapatma konusunda. Hemen bir galeri açılıp göze kestirilen sanatçılarla ilişki kurulup işlerinin toptan kapatılması gibi. Doğal olarak toptan olunca üst üste tane işi ya da metre işi hesaba vuruluyor. Toplu parayı gören sanatçı ise işin etik tarafını unutup tacir galericiye teslim oluyor. Müzayedelerde oynanan oyunlara, dönen dolaplara ise pehlivan tefrikası gibi her gün bir yenisi ekleniyor. İşin ilginç yanı ise bir kısım sanat taciri, galeri açan iş adamı, müzayedeci üçlüsü sacayağının ayaklarını oluşturuyor olması. Maalesef bu üçlü yapılanmanın yanında dürüst, ilkeli galeri, sanatçı ve müzayede firması azınlıkta kaldı.

İşte bu üçlü yapılanma uluslararası pazarda da oyunu oynamaya soyunarak çağdaş Türk resim müzayedeleri yaptırmaya başladılar. Ancak yapılan her müzayede başarılı gibi gösterilse de sonu fiyaskoyla sonuçlandı. Satan da alan da kendileri oldu. Aslında almadılar da alır gibi yaptılar.

Sothebys gibi müzayede şirketlerini çağırdılar. Ya da onlara burayı bakir, ham bir pazar olarak gösterdiler, onlar da gelip burada birileriyle ilişkiler kurdular. İstanbul’daki sanat ortamına, Türk resmine yabancı oldukları için de belli malum çevreler tarafından kolayca yönlendirildiler. Belli kişilerin eline düştüler, belli isimlere gittiler. Böyle olunca da düzenlenen müzayedeler çağdaş Türk resmini temsilden uzak kaldı. Müzayede sonrası, bizzat Sothebys tarafından açıklandığı gibi, müzayedeye katılanların %90’ı o kurumun müşterisi değildi. Buradaki “yeni” müşteriler, Türkiye’den gidip Türk sanatçılarının eserlerini orada satın alan, bunu da müzayedeye kabul edilen ressamın yönlendirmesiyle, yapan sanat taciri kişilerdi. Bunlar tabii ki gerçek satış değildi. Keşki olabilseydi.

RESİM TİCARİ BİR “MAL”A DÖNÜŞTÜRÜLDÜ

Türkiye’de 1980’lere kadar resim piyasası olmadığı için resim yapan sanatçılar da içlerinden geldiği gibi resim yaparlardı. Satış kaygıları yoktu. Dolayısıyla çok
daha özgün ve iyi işler çıkıyordu. Fakat bakıyorsunuz ki 1980’lerden sonra aynı sanatçıların bir kısmı resmin para etmeye başladığını görünce daha ticari işler yapmaya başladı. Sanatsal kaygı gütmekten çok beğenilmek üzerine kurulu resimler yapmaya başladılar. Hemen her köşede dükkan gibi atölye kurup tuval boyamaya başladılar öyle olunca da ressamla resim yapan, sapla saman karıştı. 1990’lara kadar sanatçının eserlerine yüklediği değer yargıları ile resim anlatılırdı. Büyük, küçük, imza gibi kaygılar yoktu. Bir resmin iyi iş olup olmadığını eleştirmenler galericiler ve küratörler değerlendirirdi. Bugün ise resim ticari bir mala dönüştü. Öyle olunca da fiyatlarıyla değerlendirilmeye başlandı. Fiyat bir işin iyi ya da kötü olduğu konusunda tek gösterge oldu neredeyse. Bunu da belirleyenler sanat tacirleri, müzayedeciler ve fuarlar… Buralarda bir iş ne kadar yüksek fiyata giderse sanatsal değeri o kadar iyiymiş gibi bir algı yaratıldı. İnsanlar da bu yönde yatırım yapmaya başladı. Bu sefer gerçek sanat eseri kıyıda köşede kaldı. Gösterişli, boyutlu bir takım işler ve o işleri üretenler sahnede yer aldı.

Son zamanlarda yeni bir tercih öne çıktı: büyük resim. İki metrelik üç metrelik olsun diye ölçüyle iş sipariş verilmeye başlandı. Aslında eskiden küçük resimler daha değerli ve tercih edilirdi. Çünkü yer kaygısı vardı. Ölçüler değişince sanat eserini değerlendirmek de tüccarın eline ve insafına kaldı.

VAHŞİ KAPİTALİZM KENDİ SANATINI YARATTI

Evet vahşi kapitalizm burjuva değer yargılarından uzak, kendi sanatını yarattı. Bunu yaparken de sanatın evrenselliğinden dem vurdu.

Sanatın evrenselliği başka, küresel olmak başka bir olaydır. Küreselleşmenin altında Amerikan kültürünün dünyaya hakim olma emeli yatar. Bugün artık eski estetik değerler kalktı, adına güncel sanat denen vahşi kapitalizmin emrinde, estetik değerlerden yoksun, kısacası sanat yoksunu bir sanat dışarıdan enjekte ediliyor.

Çünkü vahşi kapitalizm Avrupalı atalarının yüz yılların imbiğinden geçirip yarattığı asil, burjuva kültürünü içine sindiremedi daha. Bu oluşuma farklı ama sonuçları itibariyle benzer bir sosyal dönüşümü yaşayan Türkiye’den örnek verebiliriz. 1960’lara kadar Anadolu’nun birçok köyünde yıllar içinde oluşmuş bir düzen, anlayış, gelenek-görenek, kısacası kendine özgü bir kültürü vardı. O kültür bin yıllık bir süreçte iç içe geçmiş olan Anadolu halklarının yarattığı ve o bin yıllık geçmişin imbiğinden süzülüp gelen bir kültürdü. 1960’lardan itibaren iletişim araçlarının da gelişmesi sonucu, yurt dışına ve büyük şehirlere gidiş gelişlerin kolaylaşması, insanların dışarıya gözünü dikmesi sonucunda, köyün yoksulları, eşrafı dışında kalanları büyük şehirlere akmaya başladı. Hali vakti yerinde olan insanlarsa yerinde kaldı. 70’lerden itibaren enflasyonist baskı ve ekonomik konjonktürün değişmesi sonucunda o köyde kasabada kalan eşraf fakirleşti. Ticaret yapanlar, yeni ekonomik sisteme özellikle 1980 28 ocak kararları sonrası dayanamadı. Büyük şehirlere gelen, gözü açık, maceraperest tipler gecekondu arsaları kapattılar ve hızlı kentleşmeyle bundan büyük rant elde ettiler, zenginleştiler. Köyde kalan, Anadolu’nun belli bir kültürüne- geleneğine sahip insanı ise yoksullaştı. Hatta onlar şehre geldiklerinde bir zamanlar yanlarında çalışanların kentte mal mülk sahibi olduğunu, kendilerinin geride kaldığını gördüler. İşte o mal mülk sahibi olanlar kendi kültürlerine de yabancılaşmışlardı, kentli de olamamışlardı.

Aynı şey Avrupa için de geçerli. Amerika keşfedildikten sonra Avrupa’nın maceraperestleri Amerika’ya aktı. İngiliz aristokrasisinden birilerinin gidecek hali yoktu herhalde. O maceraperestler önce yerlileri, Kızılderilileri vurarak kırarak o topraklara sahip çıktılar ve giderek bugün dünyaya hakim oldular. Temelde sanayi devrimi sonrası burjuva kültürünü özümseyen aristokrat-burjuva Avrupa’da kaldı. Amerika’yı kuranlar, zamanın süzgecinden geçmemiş, emperyalizmin hoyrat ilkeleriyle kendi amaçlarına hizmet eden bir kültür yarattılar. Bugün dünyaya enjekte ettikleri sanat da bu kültürün/ kültürsüzlüğün sonucu olan saçma sapan sanatsızlıklar toplamıdır.

SANAT PİYASASINDA OLİGARŞİK YAPILANMA

Oligarşi: siyaset biliminde kullanılan bir sözcük. Kısaca anlamı: Azınlığın çoğunluğu yönetmesi. Şöyle de diyebiliriz; azınlığın çoğunluk haklarını elinde tutması/gaspetmesi ve istediği gibi kullaması.

Son zamanlarda sanatta oligarşik bir yapılanma oldu. Dünyada da bu var tabii ama Türkiye’deki farklı bir olay. Dünyada özellikle batı ülkelerinde öne çıkan bir kaç isim (ressam) salt kendi ülkesinde değil, ülkesinin dışında da kabul görüyor. İşleri uluslararası sanat pazarında dolaşımda oluyor. O nedenle o ülkelerde öne çıkan sanatçıların kendi ülkelerinde oligarşik bir yapılanmanın oluşumuna öncülük etmesi söz konusu olamaz. Türkiye’de bir kısım koleksiyonerin, sanat tacirinin ve müzayedecilerin spekülatif olarak bazı sanatçıların üzerinde oynamaları sonucu- ki o sanatçıların uluslararası sanat pazarında hiç bir etkinliği yok- son zamanlarda 20-25 dolayında sanatçının adı ön plana çıktı.

Profesyonel resim üreten başkaları yokmuş gibi herkes bu sanatçıların üzerinde durur oldu. Bu da oligarşik bir yapılanma doğurdu; bu sanatçıların yaptığı her şey sanat sayılır oldu. İşleri değil imzaları marka oldu. Bunların bir kısmı işlerini kendileri yönlendirmeye ve yönetmeye başladılar. Hiçbir galeriyle çalışmadan, müzayedecilerle iş yapmaya başladılar. Bazı ressamların atölyelerine para sayma makinesi koyduğu sanat çevrelerinde anlatılır oldu. Dolayısıyla sayısal olarak küçük bir grubun Türk resim piyasasına hakim olma durumu ortaya çıktı.

Amerika’daki sanat emperyalizminin vahşi kapitalizme hizmet etme amacıyla
ve o doğrultudaki değer yargılarını pompalaması sonucu, estetik kaygılar taşıyan doğru resimler ortada yok oldu. Ortada olan ve para yatırılanların büyük bir bölümü saçmalıklar toplamıdır. Özgün bir üsluptan uzak da olsa, eskiler kendi değerlerimizi taşımaya çalıştı; bugünkü milyon dolarlık resimlerde bu anlayış yok. İleride gereksiz yere tırmandırılan eserlerin fiyatları düşecek. Örneğin Doğançay ve Ömer Uluç’un fiyatları aşırı tırmandırıldı. Milli takımdan diğer bir kısım sanatçıların fiyatları da aşırı tırmandırıldı. Çıktıkları yerde ne kadar duracaklarını zaman gösterecek. O ayrı bir konu. Eskiler aynı fiyatı korudu. Burada sanatçıların da hataları var. Kimisi kendini geri çekti, kimisi oyunu kuralına göre oynamadı. Yeni kuşaktan Taner Ceylan, Haluk Akakçe, Canan Tolon, Selma Gürbüz, Ekrem Yalçındağ v.s gibi sanatçılar oyunu kuralına göre oynuyor. Dışarıdan bağlantılı destekçileri var. Kendi kozalarını örüyorlar. Yaptıkları tartışılır ama en az onlar kadar iyi hatta onlardan daha özgün, daha iyi iş çıkaran sanatçılar hak ettikleri yeri bulamıyorlar. Birileri var, sanat uğruna evini yıkıyor, yine de sanatının peşinde koşuyor. Bazıları dolarla oynuyor ama yaptıkları iş iki fırça darbesi. 1980’den bu yana herkes yaptığını beğendirmenin ve paraya tahvil etmenin peşinde.

Bugün Türkiye’de sanat tacirine, müzayedeciye ve koleksiyonere çağdaş Türk ressamlarından kimlerin isimlerini bilirsiniz diye sorulduğunda (galericiye demiyorum) saydıkları isim yirmi-yirmi beşi geçmez. Kimdir bunlar: Komet, Adnan Çoker, Bedri Rahmi, Bedri Baykam, Ergin İnan, Mehmet Güleryüz, Alaeddin Aksoy, Turan Erol, Mustafa Ata, Güngör Taner, Devrim Erbil, Özdemir Altan, Ömer Uluç, Ferruh Başağa, Erol Akyavaş, Selim Turan, Orhan Peker, Adnan Varınca, Yüksel Arslan, Mubin Orhon, Fahrünnisa Zeyd, Nuri İyem, Neşet Günal, Nejat Devrim, Sabri Berkel, Burhan Doğançay, Cevat Dereli, Burhan Uygur… Hadi birkaç isim de siz koyun üzerine, o kadar. Bir de son yıllarda sanat ortamına ansızın zembille inenler var. Onlar aynı zamanda evrenseldir. Uluslar arası geçer akçedir. Sanatın düz ovasında gezinen narin ve zinde ceylandır. Onlar ayrı bir yazının konusu. Şimdi yukarıda saydıklarımızdan bugün artık yaşamayan sanatçılarımıza sözümüz yok. Etik de olmaz zaten. Onlar görevlerini yerine getirip sanat tarihindeki layık oldukları yerlerini aldılar.
Sözümüz bugün bu isimleri sanat ortamına dar alanda kısa paslaşmalar yöntemiyle süreklli pompalayanlaradır. Ve de onlarla bilerek ve isteyerek işbirliği içinde olan ve yukarıda saydıklarımızdan yaşayan sanatçılarımızın bir bölümünedir. Eyy sanat tacirlerimiz, eyy müzayedecilerimiz! Eyy milli takımda yerini alan sanatçılarımız ve eyy koleksiyonerlerimiz! Ne oldu da daha iki yıl önce on bin dolar olan bir işi bugün elli bin dolara tırmandı? Ve gerçekten elli bin dolara tırmandı mı? Hangi uluslar arası müze, hangi Uluslar arası koleksiyon hangi Türk ressamın işini aldı? İki yılda yüzde beş yüz, yüzde bin değerlenen bu eserler acaba Kapıkule’yi öteye geçince onda bir fiyata alıcı bulabilecekler mi? (Sothebys oyunlarını geçiniz efendim, kimse yutmuyor)

İşte tam burada yeri gelmişken sanat tacirimize, müzayedecimize ve “milli takım” sanatçılarımıza sormak lazım; bu ve bu türden davranışlar sanatta oligarşik bir yapılanma değil midir? Yirmiyirmi beş kişiyle spekülatif şişirme yapıp birbiriyle paslaşırken sessiz çoğunluğun altındakilerinin sanatı, hakkı gasp edilmiyor mu? Yarın, bugünün tacirlerine, müzayedecilerine güvenen koleksiyonerler kapıyı çalıp bugün aldıklarının o gün elinde patladığını söylerlerse mahçup olunmayacak mı?

NE YAPMALI?

Küresel pazarda aktör olabilmek için ne yapılması gerektiğine yanıt aramadan
önce dışarıdan bize nasıl bakıyorlar kısaca ona bakalım. Sözü evirip çevirmeden doğrudan gerçeğe bakarsak batı bize “sen doğulusun… oryantalsin… konar göçersin… köylüsün… Türksün ve Müslümansın…” diyor ve “Köylü burjuva sanatına yeni bir şey katamaz. Bu diyalektiğe aykırı. Sen ancak oryantal bir mantık, anlayış, düşünce ve görüşle işe koyulup söylemek istediğini çağdaş sanatın verileri ile bana söylersen ben seninle ilgilenirim. Ancak sen öyle yapmıyor bana öykünüyorsun. Sana tavsiyem önce kendin ol.” diyor.

Evet… acı ama gerçek. Şöyle bir bakalım dünden bugüne: yüz elli- yüz altmış yıllık Türk resim tarihimizde bize özgü, bize ait bir şey var mı? Bin yıllık Anadolu mozayiğini yoğurup evrensel değerlerle yorumlayan var mı? Yok… Osmanlıdan bugüne, Osman Hamdi’den Nazmi Ziya’ya Çallı kuşağından günümüze Ferruh Başağa, Adnan Çoker, Mübin Orhon, Selim Turan, Mehmet Güleryüz’e, F. Zeyd’e, Nuri İyem, Turan Erol, Avni Arbaş, Ömer Uluç, Erol Akyavaş’a, Leyla Gamsız, Orhan Peker’e Burhan Uygur ve diğer (Yüksel Arslan’ı ayrı tutmak gerek) uluslararası (!) kuşaktan Taner Ceylan Haluk Akakçe, Selma Gürbüz, Canan Tolon vs.

Evet, bunlar bizim değerlerimiz kuşkusuz sahip çıkmalıyız. Ama ne kadar bizi anlatan bizim değerlerimiz? Bu şövenist bir yaklaşım değil. Olaya böyle bakınca efendim sanat evrenseldir teranesiyle başlıyorlar nutuk atmaya… evet ama sen ne kadar evrenselsin? Sen kendini ne kadar evrenselleştirdin? Senin yaptığın evrenselden taklit değil de nedir? Demek lazım nutuk atanlara. Peki biz kimiz? Fazla gerilere gitmeye gertek yok. Sorunun yanıtına bir dünya şairinin dizeleriyle başlayalım:
“Dört nala gelip uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim”

Tanrı aşkına söyler misiniz bana, Nazım söylediği bu Birkaç dizeyle Anadolu’nun bin yıllık tarihini dünyaya haykırıp evrenselleşirken Anadolu’daki o uygarlıkalr kazanında bin yıldır kaynayan kültürümüzü, sanatımızı, çağdaş bir üslupla dünyaya gösteren, anlatan bir ressamımız var mı? Böylelikle bir Türk ekolünün, anadolu ekolünün hadi batının diliyle diyelim, oryantal ekolün ortaya çıkması için çabalayan ressam var mı? Dolayısıyla geçmişte bir Hollanda ekolü, bir İtalya ekolü, Japon tarzı, Çin tarzı ortaya çıakrken, Türk resminin varlığından söz edilebilir mi?

SANATÇIYI DESTEKLEMEK

Bir sanat eserinin ya da bir sanatçının fiyatının oluşması çok karmaşık faktörlere dayanıyor. Sadece sanat eserinin özgün olması, ender rastlanan bir üslubu olması yetmiyor. Ayrıca kimse de Amerika’yı yeniden keşfetmiyor. Küreselleşen dünyada üç aşağı-beş yukarı herkes aynı şeyleri yapıyor. Türk resminin ekollşemesi, kendine özgü anlayış ve üslubun geliştirilmesi konusunda ise çoktan treni kaçırdık. O nedenle de “bu iş çok iyi bir iş, çok özgün, bulunmaz bir iş. Onun için bu 100 bin dolar etsin. Öteki biraz daha bilinen bir tarz, daha az eder” gibi bir şey yok. Bir sanatçının fiyatının oluşması ilk önce sanatçının kendi kişiliğinde yatar. Kendi kozasını kendisinin örmesi gerekiyor. Ama bu yetmez. Aynı zamanda bunu destekleyen biri veya birileri olması gerekiyor, parasal, maddi, manevi destek veren. Bu desteği sadece Türkiye’de değil yurtdışında da taşımak gerekiyor. Bugün bizde bir sanatçıyı desteklemek, o sanatçının eserlerini ucuza kapatma olarak pratiğe dökülüyor. Bir sanatçıya ayda 2000 dolar vermek, bunun karşılığında ondan ayda 1000’er dolardan resim yapmasını talep etmek destek değildir. Tam tersine sanatçıyı köstekleme, ucuza kapatma,onu köreltme anlamına gelir. Tabii ki destekleyen kişi de yararını gözetecek, sanatçı da buna riayet edecek ama sadece “ben senden iş alıyorum, başkasına ikiye vereceğine bana bire
ver demek, desteklemek değildir. En azından yılda bir kez sanatçının cebine biraz para koymak, yurtdışındaki müzeleri, galerileri gezmesini sağlamak ve yurt dışı sergilerini organize etmek gerekir. Önemli olan, yatırım yapılan sanatçının görünürlüğünün artırılması. Bunu tutarlı olarak bir süre yaparsanız, sonra yatırımınızın karşılığını almaya başlarsınız, eğer doğru yatırım yapmışsanız.

Şimdi hep konuşuluyor; Kolombiya mafyası, o şişman şişman kadınları yapan Botero’yu destekledi, dünya çapında bir sanatçı konumuna getirdi. Ama bizimkiler öyle değil, yüzüne gözüne bulaştırıyorlar her şeyi. Bir kere konjonktürel olarak son zamanlarda parası olan tutucu kesimin, dindar kesimin hoşuna gidecek işleri ortaya çıkarmak istiyorlar. Bir müzayedede Burhan Doğançay’ın bir işini koydular. 1987 tarihli Mavi Senfoni, bunca yıldan sonra 2.2 milyon liraya satıldı. Ve yıllar sonra, hiç bilinmiyorken Sultan Ahmet Camii’nin çinileri. Niye? Bu bir pazarlama yöntemi. Bunu yutmuyor kimse. Evet.. önce bu gerçeklerin altını çizdikten sonra Ne yapmalı sorusuna gelelim. Yanıtları kısa başlıklar halinde sıralamadan önce ülkemizin Entelektüel varsıllarına bir çağrı yapmak yanlış olmaz sanırım.

Eyy entelektüel sanat sever varsıllar! Sanatınıza, sanatçınıza sahip çıkın! Sanatınıza, sanatçınıza sahip çıkmak, onu desteklemek elinizdeki paradan daha önemlidir. Sahip çıkmaz/ çıkamazsanız paralarınız da saltanatınız da gitti gidecek. Sizin yerinize Anadolu kaplanları Bedrin Aslanları sahip çıkmaya başladı. Ama bir farkla: kendi dünyalarını yansıtan İslami formlarla kurulu bir sanata pirim veriyorlar. İş bu mecraya dökülünce de her ne kadar eleştirsek de yüz elli yüz altmış yıllık “ne yapalım işte bizimki de bu kadar” dediğimiz onca emek kısa bir süre sonra İslamik formlar altında ezilecek, yok olacak.

Şimdi ne yapmalı sorusuna gelelim.

- İş çevrelerine entelektüel sanat sever iş adamlarının sanat eserini bir yatırım aracı olarak görmeleri ve sanat eserine yatırım yapmaları doğru ve arzu edilen bir davranış ancak ucuza “mal” peşinde koşmak toptan mal kapatma zihniyetinden vaz geçmeleri lazım. Farkında olmadan kendi bindikleri dalı kesiyorlar. Burada yine bir anımı kısaca özetlemek istiyorum. Birkaç yıl önce açtığım bir sergiyi gezen bir koleksiyoner, “bende on adet var bu sanatçıdan” dedikten sonra sergideki listeyi eline alıp altı eser daha seçti ve “bu resimleri almak istiyorum ancak listedeki fiyattan olmaz, o fiyatlar yüksek, yüzde kırk indirim yaparsan alırım” dedi. O koleksiyonere yanıtım “Ben galerici olarak ya da sanatçı ekonomik güçlük içinde olabilir ve teklifinizin mecburen ve çaresizlikle kabul edildiğini varsayalım. O durumda kaybeden siz olmaz mısınız? Çünkü elinizde olduğunu söylediğiniz bu sanatçıya ait on adet resmin fiyatını da yüzde kırk aşağıya çekmiş olacağınızın farıknda mısınız?” dediğimde koleksiyoner biraz durakladı ve haklısın diyerek sergiden seçtiği altı resmi değil ama birini liste fiyatından satın aldı. Ben de ona “İşte şimdi elinizdekilerin fiyatını da tescil ettirmiş oldunuz.” dedim.

-Küresel pazarda aktör olmaya soyunmadan önce yetmiş milyonluk Türkiye
gerçeğinin görülmesi gerekir. İstanbul, kısmen Ankara ve kısmen de İzmir dışında koskoca bir Anadolu’daki sanatsever potansiyel uykuda.

-Sanata yatırım yapanlara biat eden bir takım sahte değerlerin pazarlanmasından vaz geçilmeli. Yüzümüzü ak edecek değerler az değil. Onları bulup desteklemeli.

-Çağdaş sanat müzelerinin ülke geneline yaygınlaştırılması… özellikle ve öncelikle güzel sanatlar fakültelerinin olduğu illere çağdaş sanat müzesi kurulması, o illerdeki entelektüel varsılın kurulacak müzeleri desteklemesi için devletin onlara yönelik bir politika geliştirmesi lazım. Bugün Anadolu’da sekiz yıllık eğitime geçiş sonrası ve öğrencilerin belli bölgelere toplanması sonucu binlerce köy okulu boş ve harap durumda. Entelektüel iş adamları o okulları birer çağdaş butik müze gibi düşünüp hayata geçirerek sanat tarihine iz bırakabilirler.

-Devletin kültür sanatı destekleme politikalarının gözden geçirilmesi lazım.
Sanat galerilerine ve sanatçılara devletin hiçbir desteği yok. Özellikle güzel sanatlar genel müdürlüğünün işlevi ve görevi gözden geçirilmeli. Zaman zaman büyük bütçelerle kültür bakanlığı ve dış işleri bakanlığı tarafından Türk resmini temsilen yurt dışına gönderilen isimler ne derece çağdaş Türk resmini temsil ediyor? Bu konu masaya yatırılmalı.

-UPSD’ye sahip çıkılmalı. Şu anda tüm ressamalrın yasal bir örgütü olan, uluslararası benzer kuruluşların da üyesi olan Uluslararası Plastik Sanatçılar Derneği’ne üye olarak tüm sanatçıların sahip çıkması ve proje üreterek hayata geçirilmesi için ilgili yerlere varlığı ve etkinliği ile ağırlığını koyması lazım. Bu salt başkanın (Bedri Baykam) tek başına yapacağı bir iş değildir. Unutmamak lazım ki “dernek bana ne veriyor” diyebilmek için önce derneğe sahip çıkıp üyelerin bir şeyler vermesi lazım.

-Sanat eseri eksperliğini birkaç cahil cuhelanın elinden kurtarmak için bu konuda gerekli ekipmanlarla donanımlı laboratuvarlar kurup konunun uzmanını yetiştirilmeli.

Kısacası çağdaş Türk resminin uluslararası pazarda yerini alabilmesi için Türkiye’de dünden bugüne sanata dair ne varsa çağdaş bir görüş ve yorumla gözden geçirilerek yeniden bir yol çizilmeli.

Son söz olarak söyleyeceğim sanatçı, galerici, koleksiyoner, sanat taciri, müzayedeci, sanat eleştirmeni, yani sanat ortamının tüm aktörleri ve hatta akademik çevrelerden konuyla ilgili olanlar çağdaş Türk resminin ve Türk sanatının pazarda yerini alabilmesi için bir araya gelerek çalıştay düzenlenmeli. UPSD (Uluslararası Plastik Sanatçılar Derneği) böyle bir çalıştaya öncülük edebilir.

Bu konuda görüş, eleştiri ve özeleştiri için derginin sayfaları herkese açıktır.

TEVFİK İHTİYAR

Devamı: Sanat Piyasasında Efsunlu Bir Pazarlama Olayı: MÜZAYEDELER

KÜLLİ CAHİLÜN CESUR

Tevfik İhtiyar
tevfik@rhartmagazine.com

Değerli Sanat dostları;
Abdulkadir Günyaz’ın sıkça kullandığı bir Arap atasözü var: “Külli cahilün cesur.”
Anlamı bütün cahiller cesurdur. Bende bu Arap atasözünü yazımın başlığı yaptım. Uygun düşüp düşmediğine yazdıklarımı okuduktan sonra sizler karar verin.

Anımsarsınız rh+artmagazine’nin geçen iki sayısında aile eksperlerinden ve kendinden menkul resim eksperlerinden söz etmiş; örneklerde vererek bir sanat eserini nasıl tu kaka ettiklerini; kopya bir resmi ise verdikleri fetva ile müzelerin başköşesine astırabildiklerini anlatmıştım.

İnanın ne kadar derin bir yarayı kaşıdığımı gerek koleksiyoner ve gerekse sanat taciri dostlardan gelen yakınmalardan sonra anladım. Bu konuda canı yanmış birçok dostun isim, belge de göstererek anlattıklarını hayret ve ibretle dinledim.
İşte bana aktarılan kara mizah olaylardan bir kaçı:

Sanat taciri dostumuz elindeki Halil Paşa tablosunu emin olmak için – aslında orijinalitesinden kuşkusu yoktur da müşterisine sunarken adetten olduğu üzere belgesi var demek için – eksperin kapısını çalar. Eksper “Bırak incelemem lazım” der. Tacir dostumuz Halil Paşa’yı bırakır. Birkaç gün sonra eksper telefon eder. “Bıraktığınız resim orijinal… Alabilirsiniz.” der. Tacir dostumuz 500 USD eksper ücretini ödeyip bir zarf içinde raporu ve bıraktığı resmi alıp çıkar. Dükkâna gelince elindeki zarftan raporu çıkarır. Bir de ne görsün eksper “Orijinal olduğu kanaatine varılmıştır.” dedikten sonra engin ve derin bilgisini döktürmüştür. Raporun arkasına: ”Resim falan feşmekan özelliği, durumu, konumu, yaşı, kaşı, başı, şasisi, tuval vs. itibariyle her ne kadar Halil Paşa olduğu kanaatine varıldıysa da sol alt köşede yazılı Halil imzasının üzerinden birkaç kez geçildiği (kalemle) o nedenle de falan filan vs. vs…. Tacir dostumun başından aşağı kaynar sular dökülmüştür.

Sana ne be kardeşim imzanın üzerinden geçildi mi geçilmedi mi? Hem hangi kriminal inceleme sonucunda buna karar veriyorsun? Sana sorulan bu resim Halil Paşa mıdır değil midir? Yani evet mi?.. Hayır mı? Şimdi tacir dostum ne yapsın: O milyon dolarlık Halil Paşayı sanat eseri alma konusunda konserve olmuş koleksiyonere nasıl sunsun? Konu hakkında cehaletini gizlemek için bilgiçlik taslıyorsun. Raporun arkasına yazdıkça da batıyorsun.
* * *

Bir başka sanat taciri arkadaşımıza Avni Livij, Şefik Bursalı, Nazmi Ziya imzalı üç adet resim gelir. Tacir arkadaşımız eksperi arar. Eksper “şimdi gelemem, bana mail ile görüntülerini gönder bakayım” der. (Ciddiyete bakın!) Söz konusu üç resmin e- posta ile görüntüleri gönderilir. Kısa bir süre sonra eksperden gelen telefonda tacir dostumuza kanaat ve görüş bildirilir. “Bunlar orijinal durmuyor. Nazmi Ziya’da imza sonradan kazınmış… resimdeki tekne de çok fazla öne çıkmış… Avni Lifij‘de ağaçlar ve arka plandaki dağlar…espas…ışık…renk… vs. vs… Şefik Bursalı’ya karar veremedim. İmza askıda duruyor. İlaçla ve ışıkla bakmak lazım… o nedenle boş ver sen riske girme. Alma o resimleri”

Eksperden gelen bu telefon üzerine morali iyice bozulan ve paniğe kapılan tacir dostumuz bu üç resmi yok pahasına elinden çıkarır. Bir süre sonra elinden çıkardığı o üç resmi eksperin denetimindeki kanallardan geçerek önemli bir koleksiyonerin oldukça yüksek bir ücrete edindiğini duyunca tacir dostumuz nasıl bir tezgaha düşürüldüğünü ve elindeki eserleri ucuza kaptırdığını fark ederek saçını başını yolar.
* * *

O oldukça büyük bir Diyarbakırlı Tahsin tablosu… Denizin ortasında, dalgalar arasında bir askeri gemi… Muhtemelen Mesudiye Zırhlısı… Satın almak isteyen koleksiyoner her ne kadar sanat tacirinin güvenilirliğinden şüphe etmiyorsa da yanında sözü muteber! Eksperi alıp resmi göstermek ve orijinalitesini ona da teyit ettirmek için tacir dostumuzun hanesine gider. Sözü muteber! eksper resme sağdan bakar… soldan bakar.. alır eline (Lup) büyüteci imzayı inceler… Bir de resmi koklar sonra teşhisini koyar.
- Emin değilim.
- Neden emin değilsiniz?
- Şimdi imza tamam.
- Eee..
- Ama bu geminin bacası biraz eğri…
- Eee.. sonra?
- Sonra… Tarih bin dokuz yüzlü yılların başı. Ama resmin yapıldığı malzeme (sıkıştırılmış kâğıt-mukavva) o tarihlerde Türkiye’de var mıydı ondan emin değilim.
- Malzeme dışarıdan gelmiş olamaz mı?
- Olabilir de olmayabilir de…Sonra üzerinde bir acayip vernik var. O nedenle rapor veremem.
- Yandı gülüm keten helva… Gömüldü koca Tahsin ve Mesudiye Zırhlısı tarihin derinliklerine…
* * *

“Efendim her şey tamam… imza da orijinal: Evet bu Hoca Ali Rıza’nın bir eseri olmalı… Ama bu ağacın arada ne işi var. Hoca bu ağacı yapmaması lazım… Vallahi ben bu resme rapor veremem… O ağaç orada olmasaydı tamamdı.”
Gitti 500.000 USD’lik Hoca Ali Rıza güme. Şimdi atılan taşı kuyudan çıkartmak için resmi hapset bir depoya ve bir ömür bekle… Ta ki bilimsel bir laboratuar kuruluncaya kadar…
* * *

- Hımm… Bu Şeker Ahmet Paşa… ama imza sonradan atılmış.
- Paşa mı atmış?
- Bilemem sonradan atılmış.
- Neresinden belli sonradan atıldığı?
- Söyleyemem… O sır… Söyleyemem.
- Peki Şeker Ahmet Paşa olduğundan emin misiniz?
- Eminim… Boya, tuşlar, ışık, konu ve yaş itibarı ile orijinal… Onun için rapora “Orijinal olduğu kanaatine varılmıştır” diyorum… Tipik bir Şeker Ahmet Paşa… Dönemin resmi…
- Peki bir bakışta imzanın sonradan atıldığını nasıl, hangi yöntemle anladınız? Bana göre imza çok eski gözüküyor.
- Sır dedim ya söyleyemem… Meslek sırrı… Bende kalsın… Madem anlıyordun bana niçin getirdin?
* * *

Peki kim bu resim eksperleri mi diyosunuz? Sayıları pek fazla değil. Bir elin beş parmağı kadar. İçlerinde deneyimlerini, bilgilerini dürüstçe kullananlar sanat piyasasının bir kısım bezirganlarının tepki ve tehditlerini üzerlerine çekmişler ve oynanan oyunlara alet olmamak için bir kenara çekilmişler. Eş dosta görüş bildirmenin dışında pek işe karışmıyorlar.

Bazen de resmi kanallardan aldıkları davet üzerine danışmanlık yapıyorlar. Ancak içlerinde birileri var ki sormayın. Bir zamanlar yanlarında çırak durduğu ustalarını ünü, şöhreti ve maharetiyle çoktan geride bıraktı. Her çerçevenin içinde o. Her tuvalin arkasında o. Her boyanın içinde o. İşte o Külli Cahilün Cesur’lardan olan ünlü eksperimiz pek dürüst, ahlaklı ve de dini bütün bilinir de akşamları sıkça Kumkapı meyhanelerini ziyaret ettiği zinhar bilinmez. Eh artık bu kadar açıklama yeter. Kim olduğunu da siz tahmin edin. Fazla da sıkıştırmayın. Sonra pat diye söyleyiveririm adını.

Hal böyle böyle sevgili sanat dostları. Duyduklarımın, dinlediklerimin tümünü yazmaya kalkışsam dergiye herhalde bir on sayfa ilave etmek gerekir. Dert çok derman yok diyen bu canı yanmış koleksiyoner ve sanat taciri dostlarımın bana anlattıklarını dinledikten sonra düşündüm ve sonunda şu anda sanat piyasasında sözü geçerli eksperlerimizin en ünlüsüne, gerek sanatın tacirliğini yapan ve gerekse sanata yatırım yapanları bilgilendirme amacıyla bazı sorular yöneltiyorum ve yanıtlamak istediği taktirde derginin sayfalarının kendisine açık olduğunu da duyurmak istiyorum.

İşte sorular;

1- İmzanın sonradan atıldığını hangi bilimsel yöntemlerle tespit ediyorsunuz? İmzanın sahte olduğuna hangi kriminal laboratuarın raporuna göre karar veriyorsunuz? Ya da bu konuda donanımlı laboratuara sahip misiniz?
2- İmzayı mor ışıkla incelediğinizde orijinal, çakma ve askıda olduğuna nasıl karar veriyorsunuz? Mor ışık imzanın orijinatiletesi konusunda nasıl bir bilimsel sonuç veriyor?
3- Bir eserin yaşının tespitinde eskiden kullanılan ve kimya da “yarılanma reaksiyonu” denen yöntemin terk edilip günümüzde teknolojinin sunduğu elektronik aletlerle yapıldığı biliniyor. Sizde bu türden ölçüm aletleri var mı? Öyle bir ölçüm aletine sahip değilseniz hangi yol ve yöntemi kullanıyorsunuz? Yoksa fırıncı ustası gibi tecrübe mi diyorsunuz?
4- “Orijinal olduğu kanaatine varılmıştır” denerek rapor verildiği malum. Peki orijinal olmadığı eksper tarafından tespit edilince “Orijinal olmadığı kanaatine varılmıştır” niçin denmiyor? Böyle bir raporu neden veremiyorsunuz? Bu durum konu hakkında sizin otoritenize! gölge düşürmüyor mu?
5- Bugün batıda her sanatçının ayrı bir eksperi olduğu malum. Örneğin Picasso eksperi Van Gogh hakkında rapor veremez. Sizler, hemen bütün sanatçıların eserleri hakkında nasıl rapor verebiliyorsunuz? Hangi derin bilgi sonucudur bu cüret ve cesaret. Yoksa yine fırıncı ustası yöntemini mi uyguluyorsunuz?

Ve işte Fırıncı Ustası Fıkrası:

Fırın sahibi patron, usta ve işçileri bir süredir gözetim altında tutmaktadır. Usta oturmuş fırına dayamış sırtını elinde çay ağzında cigarası işçilere emir üstüne emir vermektedir.
Fırını yakın… Hamuru yapın… Somunları fırına atın…
İşçiler söyleneni yaparlar. Bir süre sonra sırtını fırına dayamış çayını yudumlayan usta yine işçilere emir verir. Açın fırının kapağını… Çıkarın ekmekleri… Çıkan ekmekler tam kıvamında pişmiştir. Patron ustanın öylece oturduğunu görünce çağırır maaşını öder, işine son verir. İşçilere de siz devam edin der. Ancak işçiler bir türlü ekmeği kıvamında pişiremezler. Bazen ekmekler yanmıştır, bazen pişmemiştir… Ne yapsalar olmuyor… Sonunda patron ustayı çağırır. Yahu usta sen hiçbir iş yapmadan yan gelip yatıyordun, işçilere emirler yağdırıyordun, her şeyi işçiler yapıyordu, nefis de ekmekler çıkıyordu. Sen gittin ekmekler ya yanık ya da hamur oluyor, nedir bunun sırrı deyince usta bilge bir tavırla “Ben fırının yanında oturup, sırtımı fırına dayayıp, sırtımla fırının ısısını ölçüyor ve ne zaman ekmeğin fırına konacağını, ne zaman çıkarılacağını ölçüp ona göre emir veriyordum” der.

Lütfen Biraz Cesaret!..

Tevfik İhtiyar

Değerli Sanat Dostları,
Bir süre önce bu sayfada bazı örnekler de vererek bizzat yaşadığım bir olayı aktarmıştım. Yıllar önce satın aldığım İhsan Cemal Karaburçak resmini daha sonra benden satın alan koleksiyoner dostum müzayedeye koyunca, o güne kadar koleksiyonunun başköşesinde olan İhsan Cemal Karaburçak tablosunun nasıl cahilane bir ön yargı ile tu-kaka edilmek istendiğini, koleksiyoner dostumun uzun bir uğraş sonucunda resmi aklandırarak tekrar koleksiyonunun olmazsa olmazları arasındaki laik olduğu yerde kalmasını sağladığını anlatmıştım.

Daha sonra çok sayıda koleksiyoner, sanat tacirinden telefon aldım. Hemen hepsi de piyasadaki sözü muteber!, üç-beş yüz dolar karşılığında “orijinal olduğu kanaatine varılmıştır” gibi muğlak bir ifadeyle biten rapor veren; ancak ”kanaatine” varamadıkları taktirde asla ve kat’a “orijinal olduğu kanaatine varılamamıştır” raporu verme cesareti gösteremeyen. (Başlarına gelecekleri bildikleri için…) Kerameti kendinden menkul birkaç kişinin resim eksperliğine soyunup kendilerine neler çektirdiklerini uzun uzun anlattılar. Nice başyapıtların çöpe gittiğini; çöplük sahtelerin nasıl müzelere önemli koleksiyonlara onların fetvasıyla girdiğini dile getirdiler…

Danışmanlık da yapan koleksiyoner bir tanıdığımın anlattıkları ise durumun ne kadar vahim olduğunun göstergesiydi. Gelin o koleksiyoner, sanat danışmanı Orhan Ataman dostumuzun anlattıkılarına kulak verelim…

“Uzun yıllar Resim-Heykel Müzesi’nde çalışmış, resim restoratörlüğü de yapan bir ressam büyüğümüz elindeki Şeker Ahmet Paşa tablosunu değerlendirmek üzere benim de yakından tanıdığım bir galericiye vermiş. Galerici tanıdığım da benim bu işlerle ilgilendiğimi bildiği için bana getirdi. Söz konusu tabloda Konya Mevlana Külliyesi resmedilmişti. Tabloyla birlikte bir broşür ve Kültür Bakanlığı Resim Heykel Müzesi’nden rapor vardı.

Broşür 1989 yılında Ümit Yaşar Sanat Galerisi’nde açılan karma bir serginin broşürüydü ve sergi de Sami Yetik, Celile Hikmet, A.Rıza Beyazıt, Hikmet Onat gibi isimlerin yanında bahse konu Şeker Ahmet Paşa’nın yaptığı Konya Mevlana Külliyesi’nin resmi de vardı. Kültür Bakanlığı Resim Heykel Müzesi’nin düzenlediği raporda ise resmin orijinal olduğu kanaatine varılmıştı. Resmin sol alt tarafındaki imza ise kısmen dökülmüş olduğu için okunamıyordu. Ancak gerek eldeki rapor ve broşür gerekse resim dikkatlice incelendiği taktirde Şeker Ahmet Paşa’nın fırçasıyla örtüşen teknik özellikler ve üslup belirgin bir şekilde ortada idi. Söz konusu resmi birkaç koleksiyonere servis yaptım. Satın almak isteyen koleksiyonerlerden biri sanat piyasasında ismi olan bir eksperin (K.B) görmesini istedi. Söz konusu ekspere resim götürüldü. Eksper resme sağından solundan bakıp bir kusur ya da orijinalitesini gölgeleyecek bir durum tesbit edemedi. Ancak yine de emin olamadığını sözlü dile getirerek rapor vermedi. Elimdeki yıllar öncesinden kalma sergi kataloğu ve bakanlık raporuna rağmen eksperin! ikircikli davranışı sonucu koleksiyoner satın almaktan vaz geçti. Bu durum üzerine Şeker Ahmet Paşa’nın varislerini araştırdım ve ablasının torunları olan Sönmez- Ziya Fatih Ozanoğlu kardeşlere ulaştım. Randevu alıp görüş almak üzere resmi götürdüm.

Sönmez Ozanoğlu resmi uzun uzun inceledikten sonra orijinalitesi konusunda herhangi bir kuşkusunun olmadığını, kendi aile koleksiyonlarındaki, müze ve bildiği özel koleksiyonlardaki eserlerle gerek teknik ve gerekse dönemsel olarak örtüştüğünü belirterek bu eserin sanatçının sıkça bilinen naturmort veya peyzaj işlerinden değil Mevlana külliyesinin yapılmış olmasının ayrıca önemli olduğunu belirterek kendilerinin anne tarafından da Mevlevi olduklarını, Şeker Ahmet Paşa’nın da son dönemlerinde saray tarafından kısa bir süre için Konya’ya gönderildiğinin kendilerince bilindiğini hatta aile efradından birilerinin de resimdeki külliyenin önünde bulunan mezarlıkta yattığını dile getirerek resmin orijinalitesinden herhangi bir kuşku duymadıklarını beyan edip o doğrultuda rapor verdiler. “

Evet sevgili sanat sever dostlar,
Orhan Ataman’ın bu açıklaması üzerine ben de Şeker Ahmet Paşa’nın torunu ile (Sönmez Ozanoğlu) yaptığım telefon görüşmesinde kendisinden bilgi aldım. Sönmez Ozanoğlu Orhan Ataman’ın anlattıklarını doğruluyordu. O arada Sn. Sönmez Ozanoğlu Şeker Ahmet Paşa’nın 170. Doğum yılı nedeniyle bir yazı hazırladığını ve yazının rh+artmagazine’de yayınlanmasını rica etti.

Ben yayınlayacağımı belirterek yazıyı istedim. Sönmez Ozanoğlu el yazısıyla kaleme aldığı ve sanat ortamını yönlendirenlere karşı yer yer serzenişte bulunan, yer yer küskünlüğünü ve kırgınlığını dile getiren yer yer de sahip çıkma güdüsüyle kaleme alınmış oldukça duyarlı, içten yazısını özüne dokunmadan bazı düzeltmeler yapılarak sanat sever okuyucularla paylaşmak üzere derginin ileriki sayfalarına koydum.

Ve bir çağrı:
Ey Kültür Bakanlığı!
Ey Sanatsever Entelektüel Varsıl Para babaları!
Ey Akademik Çevreler, müzeler!
Ve Ey sanatı borsacı mantığıyla yatırım aracı olarak görenler!
Lütfen biraz cesaret!

Biliyorum gerçekler ortaya çıkınca bir çoğunuzun koleksiyonuna ateş düşecek, birçok kişi kurum ve kuruluşun canı fena halde yanacak. Yıllardır koleksiyonlarınızın başköşesine astığınız birçok eserin sahte olduğu gerçeği ortaya çıkacak. Birçok eser çöpe gidecek. Bir çoğunuz elinizdeki müzelik işlerin eksper hazretlerinin fetvasıyla nasıl yok pahasına kaptırılıp başka ellerde nasıl başköşeye asıldığını göreceksiniz. O nedenle ciddi bir laboratuar kurup ekspertiz müessesesi oluşturulması engelleniyor.

Ama bu durum nereye kadar böyle devam edecek?… Gerçekler daha ne kadar gizlenecek?…

Ne zamana kadar bir sanat eserinin kaderi kerameti kendinden menkul birkaç resim eksperinin iki dudağı arasından çıkacak bir sözcükle belirlenecek?

Evet… Cesaret beyler…
Çok geç kalmadan ciddi bir ekspertiz müessesesi oluşturulsun artık.

RESİM UZMANI AİLELER

Değerli sanat dostları; bilirsiniz eski, hasarlı resmin restorasyonunu yapan bir kısım restorator aynı zamanda resim eksperliği de yaparlar. Bilimsel bir veriye ve tekniğe dayanmadan restorasyon nedeniyle ellerinden çok resim geçtiği için deneyimlerine dayanarak görüş bildirirler. Kendilerine getirilen bir sanat eserine, orijinalitesi konusunda olumlu kanaat getirilirse “orijinal olduğu görüşüne varılmıştır” ibaresi ile belli bir ücret karşılığı rapor verirler. Orijinal olduğundan şüphe ederlerse sözlü olarak “orijinal değildir” derler. Rapor istenirse vermezler. Çünkü görüş ve yorumları herhangi bir bilimsel veriye dayanmadığı için başlarına iş açacaklarını bilirler. Sonuçta birçok orijinal eser “tu-kaka” olur.

Bir de resim uzmanı aileler var. Sanatçının sağlığında bir kere olsun ne yaptığına dönüp bakmayan, zaman zaman “evi kirlettin, boya, tiner koktu” diye çıkışan aile bireyleri sanatçı vefat edince eğer resmi de para ediyorsa herbiri uzman kesilir. Vefat eden sanatçının yakınları, bir anda kullandığı boyadan, tuvale, şasiden, resim objesi olarak kullanılan malzemeye kadar uzman kesilirler. Sanatçının sağlığında kendi eseri hakkında, kendisinin bile düşünemeyeceği incelikleri, püf noktalarını ve şifrelerini (!) bilgece anlatır ve karar verirler.

Uzman (!) aile bireylerinden birinin ağzından çıkan bir “hayır” ya da “evet” önlerine gelen sanat eserinin kaderini belirler. Uzman (!) aileden ferman almak üzere yola çıkanlar, sanat eserinin; ölümle-yaşam, yani ya “çöp sepeti” ya da “koleksiyonun başköşesi” keskin değer yargılarından hangisine layık görüleceğinden habersizdir.

Çoğunluk sanat tacirliği yapanların müracaat etmek mecburiyetinde kaldıkları bu uzman ailelerle aralarında geçen diyaloglar kulaktan kulağa dolaşmaktadır.

İşte birkaç örnek;

- Elinde imzasız bir natürmort tablo olan tacir dostumuz, genellikle neoklasik natürmortlar yapmış ünlü bir sanatçının hayatta olan aile bireylerinden birinin kapısını çalar. Yanında götürdüğü natürmort konulu tabloyu dikkatlice inceleyen aile bireyi “Evet… Evet… Hatırlıyorum bu natürmortta sürahinin yanındaki o kırmızı şal babaannemindi. Ben çocukken babaannem omuzundan hiç eksik etmezdi. Dedem o şalı, sürahinin yanına koymuş.” der ve karar verir. “Evet, orijinaldir.” Resim taciri derin bir “oh!” çeker. Uzman (!) aile, neredeyse sürahinin içindeki suyun Hamidiye suyu olduğunu da söyleyecek!

- Ünü sınırlarımızı aşmış, erken ölümü sanatseverleri üzmüş, kısa sayılabilecek ömründe hep uç noktalarda yaşamış, sağlığında ev hanımı olan eşiyle de sıkça kavga etmiş, söylendiğine göre bir keresinde “pencerenin önünde çalışma, perdeler boya kokacak” diyen ev hanımı eşine, elindeki fırçaları tül perdelere silip yanıt vermiş sanatçımıza ait bir eserdeki imzanın orijinalitesinin onaylatılması amacıyla sanatçının ev hanımı eşine götürülür. Sanatçının ev hanımı, sevgili eşi, resmin karşısına geçer bilgece elini çenesine koyar, diğer eliyle kolunu destekler resme şöyle bir
bakar ve kararını verir; “ııh… değil” der. Söz konusu resmi bir koleksiyoner müşterisine satmış; koleksiyoner müşterisi resmi aileye gösterip onay almak için ısrar edince resmin ve imzanın orijinalitesinden kuşku duymayan sanat taciri satın alan koleksiyoneri de alarak birlikte aileye gitmişlerdir. Merhum sanatçının ev hanımı uzman eksper (!) eşinin “ııh” ını duyan sanat taciri fena halde sinirlenir ve “hanımefendi ‘ııh’ dediğiniz eşinizin iç çamaşırı değil, iyi bir işidir” der ve resmi alarak yanındaki koleksiyonerle evi terk eder. Resmi alan koleksiyoner yolda “durum anlaşılmıştır” diyerek satın aldığı resmi, tacirin elinden alıp koleksiyonuna katmak üzere evin yolunu tutar.

- Sanat taciri elindeki resmi değerlendirmek isteyen bir kişiden aldığı telefon üzerine verilen adrese gider. Bir süre önce vefat eden duayen sanatçının yaklaşık yirmi-yirmi beş yıl önce yapılmış bir işidir satılmak istenen. Sanat taciri resmi alır sanatçının işleri hakkında çok fazla bilgisi olmadığı için önce galerici tanıdıklarına götürür. Galericiler resmin orijinalitesinden bir kuşku duymazlar. Ancak sanat taciri bir de aileye göstermek için telefon edip randevu
alır. Verilen saatte ailenin kapısını çalar. Gerisini tacirimizden dinleyelim: “Efendim tahminen yirmi-yirmi beş yıl önce yapılmış resmi elimden torunu olarak tanıtılan bir bey aldı, şöyle bir baktı sonra damat olduğu söylenen daha yaşlıca bir beye uzattı. Damat resmin üzerine hafifçe elini sürdü. Arkasını çevirdi. Arkasına elini sürdü. Sonra yere koyup üzerine abanarak bir halının kaç düğüm olduğunu sayar gibi birşeyler yaptı. Ayağa kalktı resmin diğer tarafına geçerek tekrar baktı. Sonra resmi kaldırıp ışığa tuttu. Elini resmin üzerine okşar gibi sürerek tekrar baktı. Sonra bana dönerek “yok” dedi. Ben “ne yok” dedim. “Şifre yok” dedi. “Ne şifresi” dedim. Sorumu sanatçının yaşı oldukça ilerlemiş eşi yanıtladı. “Eşim yaptığı resimlere genellikle şifre koyardı” dedi. Sonuç; şifre yok resim bo… Ve bir fısıltı gazetesi haberi: Damadın stokunda 60 civarında kayınpederinin şifreli (!) resmi değerinin artacağı günleri 
bekliyormuş.

Değerli sanat dostları kısa bir süre önce yaşadığım bir olayı da ben anlatmak istiyorum:
Yıllar önce, 90’lı yılların başında Kadıköy’de bir antikacı dostumdan, İhsan Cemal Karaburçak’a ait bir resmi uygun fiyata satın almıştım. 2000’li yılların başında, koleksiyonumdaki 10 adet resim bir şebeke tarafından dolandırıldı. Sözünü ettiğim İhsan Cemal Karaburçak tablosu da onların arasında gitti. Konu basına yansıdı. Verdiğim ilanlarla bulana ödül vaadettim. Ancak maalesef bulunamadı. Aradan yıllar geçti. Nihayet sözünü ettiğim 10 adet resimden ikisi; İhsan Cemal Karaburçak ve Avni Arbaş bir müzayede de satışa sunuldu. İhsan Cemal Karaburçak, müzayede
kataloğuna şömiz kapak olmuştu. Durumu müzayede yetkililerine bildirdim. Sonuçta müzayede yetkilileri 2 resmin tarafıma iade edilmesini sağladılar. Daha sonra resmi, “İhsan Cemal Karaburçak” koleksiyoneri bir tanıdığıma sattım. Resmi benden satın alan kişi de değerlendirmek üzere müzayedeye koymuş. Olayın ikinci perdesi de ondan sonra başladı. Resmi müzayede kataloğunda gören İhsan Cemal Karaburçak’ın avukat oğlu müzayede kurumuna yazı göndererek resmin babasına ait olmadığını ve müzayededen çekilmesini istemiş. Bu durum üzerine müzayededen resim çekilerek iade edilmiş. Benden resmi satın alan koleksiyoner beni çağırarak durumu anlattı. Ben resmin orijinalitesinden en ufak bir kuşku duymadığım için resmi geri alabileceğimi, ancak kendisine isterse yasal yollara da başvurabileceğini söyledim. Daha sonra resmi benden satın alan koleksiyoner, resmin sahte olup olmadığını
tespit için mahkemeye müracaat etti. Mahkeme, üniversiteden bilirkişi tayin etti. Bilirkişi resmen “orijinal” olduğuna dair rapor verdi. Koleksiyoner dostum onunla da yetinmedi. Ayrıca sanat çevrelerinde sözü ve görüşü geçerli, serbest çalışan iki eksperden de resmin orijinal olduğuna dair rapor aldı. Evet, işte böyle dostlar. 1970 yılında vefat eden İhsan Cemal Karaburçak’ın avukat oğlu 41 yıl sonra fotoğrafını katalogda gördüğü resmin, babasına ait olmadığına dair aile uzmanlığı (!) yapıyor ve bir hukukçu olmasına karşın başkalarının ticari itibarıyla oynuyor. Bu durumda tazminat davası açmak da benim hakkım oluyor.

TEVFİK İHTİYAR