Birinci bölümü 80. sayıda yayımlanan bu yazının ikinci bölümü, yer darlığı nedeniyle 81 ve 82. sayılara konamadı. Siz okuyucularımızdan gelen yoğun istek üzerine daha fazla bekletmeden, Dünden Bugüne Sanat Piyasası’nın ikinci bölümünü eylül ayında başlayan sezon ve açılan sanat piyasası nedeniyle editör sayfalarına koyuyoruz.
Tevfik İHTİYAR
tevfikihtiyar@gmail.com
Soğuk savaş öncesi sanatta uluslararası pazar söz konusu olunca Avrupa ve Amerika akla gelirdi. Kısmen de Japonya’nın ilgi alanına girerdi sanat pazarı. Soğuk savaş sonrası değişen konjonktürde Rusya, Çin ve Ortadoğu ülkeleri de pazarda boy göstermeye başladı. Pazarın yeni aktörleri arasında Çin erken davrandı. Çin sermayesi akıllıca bir yöntemle önce kendi değerlerini yaratıp sanat piyasasına sürdü. Piyasaya sürdüğü değerlerin destekçisi/alıcısı da kendisi oldu. Kısa sürede de meyvelerini aldı. Bugün dünya piyasasında milyon dolarlara alıcı bulan Çinli ressamlar az değil. Önce kendi değerlerine sahip çıkan Çinli entelektüel yatırımcıların bugün dünya fuarlarında da boy gösterip alım yaptıkları ayrıca da kendi sanatlarına dünya pazarlarında destek verdikleri ve sahip çıktıkları gözden kaçmıyor. Ülkelerinde düzenledikleri fuarlar ise uluslararası sanat piyasasında dikkat çekmeye başladı.
Küresel pazarda rol alan bir diğer sermaye ise ortadoğudaki Petro-dolar sahipleri. Kendi ülkelerinin değerlerini yaratmanın olanaksızlığını bildiklerinden hemen her konuda olduğu gibi sanatta da ithal ikamesi yoluyla ülkelerinde koleksiyonlar oluşturma, müze kurma, fuarlar organize etme çabasındalar. Basına yansıdığı kadarıyla 2005-2011 yılları arasında Katar’ın kültürel ithalatı 430 milyon dolar.
Bize gelince…
Çin’de uygulanan yöntemi Türkiye’de uygulamaya koymak isteyenler “mal”ı
ucuza kapatma alışkanlığı ve sanatı mal olarak görme cehaleti nedeniyle olayı
yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Hatayı yalnızca yatırımcı koleksiyonerde aramak bizi yanılgıya düşürür. Bu konuda sanatçı da hata yaptı. Şimdi her ikisini de açalım. Bir sanat eserinin fiyatını aşağı çekmede pek maharetli ve becerikli olan yatırımcı koleksiyonerlerimizin uyguladığı yöntemleri zaman zaman derginin sayfalarında dile getirdim. Son yıllarda yeni yöntemler geliştirildi ucuza kapatma konusunda. Hemen bir galeri açılıp göze kestirilen sanatçılarla ilişki kurulup işlerinin toptan kapatılması gibi. Doğal olarak toptan olunca üst üste tane işi ya da metre işi hesaba vuruluyor. Toplu parayı gören sanatçı ise işin etik tarafını unutup tacir galericiye teslim oluyor. Müzayedelerde oynanan oyunlara, dönen dolaplara ise pehlivan tefrikası gibi her gün bir yenisi ekleniyor. İşin ilginç yanı ise bir kısım sanat taciri, galeri açan iş adamı, müzayedeci üçlüsü sacayağının ayaklarını oluşturuyor olması. Maalesef bu üçlü yapılanmanın yanında dürüst, ilkeli galeri, sanatçı ve müzayede firması azınlıkta kaldı.
İşte bu üçlü yapılanma uluslararası pazarda da oyunu oynamaya soyunarak çağdaş Türk resim müzayedeleri yaptırmaya başladılar. Ancak yapılan her müzayede başarılı gibi gösterilse de sonu fiyaskoyla sonuçlandı. Satan da alan da kendileri oldu. Aslında almadılar da alır gibi yaptılar.
Sothebys gibi müzayede şirketlerini çağırdılar. Ya da onlara burayı bakir, ham bir pazar olarak gösterdiler, onlar da gelip burada birileriyle ilişkiler kurdular. İstanbul’daki sanat ortamına, Türk resmine yabancı oldukları için de belli malum çevreler tarafından kolayca yönlendirildiler. Belli kişilerin eline düştüler, belli isimlere gittiler. Böyle olunca da düzenlenen müzayedeler çağdaş Türk resmini temsilden uzak kaldı. Müzayede sonrası, bizzat Sothebys tarafından açıklandığı gibi, müzayedeye katılanların %90’ı o kurumun müşterisi değildi. Buradaki “yeni” müşteriler, Türkiye’den gidip Türk sanatçılarının eserlerini orada satın alan, bunu da müzayedeye kabul edilen ressamın yönlendirmesiyle, yapan sanat taciri kişilerdi. Bunlar tabii ki gerçek satış değildi. Keşki olabilseydi.
RESİM TİCARİ BİR “MAL”A DÖNÜŞTÜRÜLDÜ
Türkiye’de 1980’lere kadar resim piyasası olmadığı için resim yapan sanatçılar da içlerinden geldiği gibi resim yaparlardı. Satış kaygıları yoktu. Dolayısıyla çok
daha özgün ve iyi işler çıkıyordu. Fakat bakıyorsunuz ki 1980’lerden sonra aynı sanatçıların bir kısmı resmin para etmeye başladığını görünce daha ticari işler yapmaya başladı. Sanatsal kaygı gütmekten çok beğenilmek üzerine kurulu resimler yapmaya başladılar. Hemen her köşede dükkan gibi atölye kurup tuval boyamaya başladılar öyle olunca da ressamla resim yapan, sapla saman karıştı. 1990’lara kadar sanatçının eserlerine yüklediği değer yargıları ile resim anlatılırdı. Büyük, küçük, imza gibi kaygılar yoktu. Bir resmin iyi iş olup olmadığını eleştirmenler galericiler ve küratörler değerlendirirdi. Bugün ise resim ticari bir mala dönüştü. Öyle olunca da fiyatlarıyla değerlendirilmeye başlandı. Fiyat bir işin iyi ya da kötü olduğu konusunda tek gösterge oldu neredeyse. Bunu da belirleyenler sanat tacirleri, müzayedeciler ve fuarlar… Buralarda bir iş ne kadar yüksek fiyata giderse sanatsal değeri o kadar iyiymiş gibi bir algı yaratıldı. İnsanlar da bu yönde yatırım yapmaya başladı. Bu sefer gerçek sanat eseri kıyıda köşede kaldı. Gösterişli, boyutlu bir takım işler ve o işleri üretenler sahnede yer aldı.
Son zamanlarda yeni bir tercih öne çıktı: büyük resim. İki metrelik üç metrelik olsun diye ölçüyle iş sipariş verilmeye başlandı. Aslında eskiden küçük resimler daha değerli ve tercih edilirdi. Çünkü yer kaygısı vardı. Ölçüler değişince sanat eserini değerlendirmek de tüccarın eline ve insafına kaldı.
VAHŞİ KAPİTALİZM KENDİ SANATINI YARATTI
Evet vahşi kapitalizm burjuva değer yargılarından uzak, kendi sanatını yarattı. Bunu yaparken de sanatın evrenselliğinden dem vurdu.
Sanatın evrenselliği başka, küresel olmak başka bir olaydır. Küreselleşmenin altında Amerikan kültürünün dünyaya hakim olma emeli yatar. Bugün artık eski estetik değerler kalktı, adına güncel sanat denen vahşi kapitalizmin emrinde, estetik değerlerden yoksun, kısacası sanat yoksunu bir sanat dışarıdan enjekte ediliyor.
Çünkü vahşi kapitalizm Avrupalı atalarının yüz yılların imbiğinden geçirip yarattığı asil, burjuva kültürünü içine sindiremedi daha. Bu oluşuma farklı ama sonuçları itibariyle benzer bir sosyal dönüşümü yaşayan Türkiye’den örnek verebiliriz. 1960’lara kadar Anadolu’nun birçok köyünde yıllar içinde oluşmuş bir düzen, anlayış, gelenek-görenek, kısacası kendine özgü bir kültürü vardı. O kültür bin yıllık bir süreçte iç içe geçmiş olan Anadolu halklarının yarattığı ve o bin yıllık geçmişin imbiğinden süzülüp gelen bir kültürdü. 1960’lardan itibaren iletişim araçlarının da gelişmesi sonucu, yurt dışına ve büyük şehirlere gidiş gelişlerin kolaylaşması, insanların dışarıya gözünü dikmesi sonucunda, köyün yoksulları, eşrafı dışında kalanları büyük şehirlere akmaya başladı. Hali vakti yerinde olan insanlarsa yerinde kaldı. 70’lerden itibaren enflasyonist baskı ve ekonomik konjonktürün değişmesi sonucunda o köyde kasabada kalan eşraf fakirleşti. Ticaret yapanlar, yeni ekonomik sisteme özellikle 1980 28 ocak kararları sonrası dayanamadı. Büyük şehirlere gelen, gözü açık, maceraperest tipler gecekondu arsaları kapattılar ve hızlı kentleşmeyle bundan büyük rant elde ettiler, zenginleştiler. Köyde kalan, Anadolu’nun belli bir kültürüne- geleneğine sahip insanı ise yoksullaştı. Hatta onlar şehre geldiklerinde bir zamanlar yanlarında çalışanların kentte mal mülk sahibi olduğunu, kendilerinin geride kaldığını gördüler. İşte o mal mülk sahibi olanlar kendi kültürlerine de yabancılaşmışlardı, kentli de olamamışlardı.
Aynı şey Avrupa için de geçerli. Amerika keşfedildikten sonra Avrupa’nın maceraperestleri Amerika’ya aktı. İngiliz aristokrasisinden birilerinin gidecek hali yoktu herhalde. O maceraperestler önce yerlileri, Kızılderilileri vurarak kırarak o topraklara sahip çıktılar ve giderek bugün dünyaya hakim oldular. Temelde sanayi devrimi sonrası burjuva kültürünü özümseyen aristokrat-burjuva Avrupa’da kaldı. Amerika’yı kuranlar, zamanın süzgecinden geçmemiş, emperyalizmin hoyrat ilkeleriyle kendi amaçlarına hizmet eden bir kültür yarattılar. Bugün dünyaya enjekte ettikleri sanat da bu kültürün/ kültürsüzlüğün sonucu olan saçma sapan sanatsızlıklar toplamıdır.
SANAT PİYASASINDA OLİGARŞİK YAPILANMA
Oligarşi: siyaset biliminde kullanılan bir sözcük. Kısaca anlamı: Azınlığın çoğunluğu yönetmesi. Şöyle de diyebiliriz; azınlığın çoğunluk haklarını elinde tutması/gaspetmesi ve istediği gibi kullaması.
Son zamanlarda sanatta oligarşik bir yapılanma oldu. Dünyada da bu var tabii ama Türkiye’deki farklı bir olay. Dünyada özellikle batı ülkelerinde öne çıkan bir kaç isim (ressam) salt kendi ülkesinde değil, ülkesinin dışında da kabul görüyor. İşleri uluslararası sanat pazarında dolaşımda oluyor. O nedenle o ülkelerde öne çıkan sanatçıların kendi ülkelerinde oligarşik bir yapılanmanın oluşumuna öncülük etmesi söz konusu olamaz. Türkiye’de bir kısım koleksiyonerin, sanat tacirinin ve müzayedecilerin spekülatif olarak bazı sanatçıların üzerinde oynamaları sonucu- ki o sanatçıların uluslararası sanat pazarında hiç bir etkinliği yok- son zamanlarda 20-25 dolayında sanatçının adı ön plana çıktı.
Profesyonel resim üreten başkaları yokmuş gibi herkes bu sanatçıların üzerinde durur oldu. Bu da oligarşik bir yapılanma doğurdu; bu sanatçıların yaptığı her şey sanat sayılır oldu. İşleri değil imzaları marka oldu. Bunların bir kısmı işlerini kendileri yönlendirmeye ve yönetmeye başladılar. Hiçbir galeriyle çalışmadan, müzayedecilerle iş yapmaya başladılar. Bazı ressamların atölyelerine para sayma makinesi koyduğu sanat çevrelerinde anlatılır oldu. Dolayısıyla sayısal olarak küçük bir grubun Türk resim piyasasına hakim olma durumu ortaya çıktı.
Amerika’daki sanat emperyalizminin vahşi kapitalizme hizmet etme amacıyla
ve o doğrultudaki değer yargılarını pompalaması sonucu, estetik kaygılar taşıyan doğru resimler ortada yok oldu. Ortada olan ve para yatırılanların büyük bir bölümü saçmalıklar toplamıdır. Özgün bir üsluptan uzak da olsa, eskiler kendi değerlerimizi taşımaya çalıştı; bugünkü milyon dolarlık resimlerde bu anlayış yok. İleride gereksiz yere tırmandırılan eserlerin fiyatları düşecek. Örneğin Doğançay ve Ömer Uluç’un fiyatları aşırı tırmandırıldı. Milli takımdan diğer bir kısım sanatçıların fiyatları da aşırı tırmandırıldı. Çıktıkları yerde ne kadar duracaklarını zaman gösterecek. O ayrı bir konu. Eskiler aynı fiyatı korudu. Burada sanatçıların da hataları var. Kimisi kendini geri çekti, kimisi oyunu kuralına göre oynamadı. Yeni kuşaktan Taner Ceylan, Haluk Akakçe, Canan Tolon, Selma Gürbüz, Ekrem Yalçındağ v.s gibi sanatçılar oyunu kuralına göre oynuyor. Dışarıdan bağlantılı destekçileri var. Kendi kozalarını örüyorlar. Yaptıkları tartışılır ama en az onlar kadar iyi hatta onlardan daha özgün, daha iyi iş çıkaran sanatçılar hak ettikleri yeri bulamıyorlar. Birileri var, sanat uğruna evini yıkıyor, yine de sanatının peşinde koşuyor. Bazıları dolarla oynuyor ama yaptıkları iş iki fırça darbesi. 1980’den bu yana herkes yaptığını beğendirmenin ve paraya tahvil etmenin peşinde.
Bugün Türkiye’de sanat tacirine, müzayedeciye ve koleksiyonere çağdaş Türk ressamlarından kimlerin isimlerini bilirsiniz diye sorulduğunda (galericiye demiyorum) saydıkları isim yirmi-yirmi beşi geçmez. Kimdir bunlar: Komet, Adnan Çoker, Bedri Rahmi, Bedri Baykam, Ergin İnan, Mehmet Güleryüz, Alaeddin Aksoy, Turan Erol, Mustafa Ata, Güngör Taner, Devrim Erbil, Özdemir Altan, Ömer Uluç, Ferruh Başağa, Erol Akyavaş, Selim Turan, Orhan Peker, Adnan Varınca, Yüksel Arslan, Mubin Orhon, Fahrünnisa Zeyd, Nuri İyem, Neşet Günal, Nejat Devrim, Sabri Berkel, Burhan Doğançay, Cevat Dereli, Burhan Uygur… Hadi birkaç isim de siz koyun üzerine, o kadar. Bir de son yıllarda sanat ortamına ansızın zembille inenler var. Onlar aynı zamanda evrenseldir. Uluslar arası geçer akçedir. Sanatın düz ovasında gezinen narin ve zinde ceylandır. Onlar ayrı bir yazının konusu. Şimdi yukarıda saydıklarımızdan bugün artık yaşamayan sanatçılarımıza sözümüz yok. Etik de olmaz zaten. Onlar görevlerini yerine getirip sanat tarihindeki layık oldukları yerlerini aldılar.
Sözümüz bugün bu isimleri sanat ortamına dar alanda kısa paslaşmalar yöntemiyle süreklli pompalayanlaradır. Ve de onlarla bilerek ve isteyerek işbirliği içinde olan ve yukarıda saydıklarımızdan yaşayan sanatçılarımızın bir bölümünedir. Eyy sanat tacirlerimiz, eyy müzayedecilerimiz! Eyy milli takımda yerini alan sanatçılarımız ve eyy koleksiyonerlerimiz! Ne oldu da daha iki yıl önce on bin dolar olan bir işi bugün elli bin dolara tırmandı? Ve gerçekten elli bin dolara tırmandı mı? Hangi uluslar arası müze, hangi Uluslar arası koleksiyon hangi Türk ressamın işini aldı? İki yılda yüzde beş yüz, yüzde bin değerlenen bu eserler acaba Kapıkule’yi öteye geçince onda bir fiyata alıcı bulabilecekler mi? (Sothebys oyunlarını geçiniz efendim, kimse yutmuyor)
İşte tam burada yeri gelmişken sanat tacirimize, müzayedecimize ve “milli takım” sanatçılarımıza sormak lazım; bu ve bu türden davranışlar sanatta oligarşik bir yapılanma değil midir? Yirmiyirmi beş kişiyle spekülatif şişirme yapıp birbiriyle paslaşırken sessiz çoğunluğun altındakilerinin sanatı, hakkı gasp edilmiyor mu? Yarın, bugünün tacirlerine, müzayedecilerine güvenen koleksiyonerler kapıyı çalıp bugün aldıklarının o gün elinde patladığını söylerlerse mahçup olunmayacak mı?
NE YAPMALI?
Küresel pazarda aktör olabilmek için ne yapılması gerektiğine yanıt aramadan
önce dışarıdan bize nasıl bakıyorlar kısaca ona bakalım. Sözü evirip çevirmeden doğrudan gerçeğe bakarsak batı bize “sen doğulusun… oryantalsin… konar göçersin… köylüsün… Türksün ve Müslümansın…” diyor ve “Köylü burjuva sanatına yeni bir şey katamaz. Bu diyalektiğe aykırı. Sen ancak oryantal bir mantık, anlayış, düşünce ve görüşle işe koyulup söylemek istediğini çağdaş sanatın verileri ile bana söylersen ben seninle ilgilenirim. Ancak sen öyle yapmıyor bana öykünüyorsun. Sana tavsiyem önce kendin ol.” diyor.
Evet… acı ama gerçek. Şöyle bir bakalım dünden bugüne: yüz elli- yüz altmış yıllık Türk resim tarihimizde bize özgü, bize ait bir şey var mı? Bin yıllık Anadolu mozayiğini yoğurup evrensel değerlerle yorumlayan var mı? Yok… Osmanlıdan bugüne, Osman Hamdi’den Nazmi Ziya’ya Çallı kuşağından günümüze Ferruh Başağa, Adnan Çoker, Mübin Orhon, Selim Turan, Mehmet Güleryüz’e, F. Zeyd’e, Nuri İyem, Turan Erol, Avni Arbaş, Ömer Uluç, Erol Akyavaş’a, Leyla Gamsız, Orhan Peker’e Burhan Uygur ve diğer (Yüksel Arslan’ı ayrı tutmak gerek) uluslararası (!) kuşaktan Taner Ceylan Haluk Akakçe, Selma Gürbüz, Canan Tolon vs.
Evet, bunlar bizim değerlerimiz kuşkusuz sahip çıkmalıyız. Ama ne kadar bizi anlatan bizim değerlerimiz? Bu şövenist bir yaklaşım değil. Olaya böyle bakınca efendim sanat evrenseldir teranesiyle başlıyorlar nutuk atmaya… evet ama sen ne kadar evrenselsin? Sen kendini ne kadar evrenselleştirdin? Senin yaptığın evrenselden taklit değil de nedir? Demek lazım nutuk atanlara. Peki biz kimiz? Fazla gerilere gitmeye gertek yok. Sorunun yanıtına bir dünya şairinin dizeleriyle başlayalım:
“Dört nala gelip uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim”
Tanrı aşkına söyler misiniz bana, Nazım söylediği bu Birkaç dizeyle Anadolu’nun bin yıllık tarihini dünyaya haykırıp evrenselleşirken Anadolu’daki o uygarlıkalr kazanında bin yıldır kaynayan kültürümüzü, sanatımızı, çağdaş bir üslupla dünyaya gösteren, anlatan bir ressamımız var mı? Böylelikle bir Türk ekolünün, anadolu ekolünün hadi batının diliyle diyelim, oryantal ekolün ortaya çıkması için çabalayan ressam var mı? Dolayısıyla geçmişte bir Hollanda ekolü, bir İtalya ekolü, Japon tarzı, Çin tarzı ortaya çıakrken, Türk resminin varlığından söz edilebilir mi?
SANATÇIYI DESTEKLEMEK
Bir sanat eserinin ya da bir sanatçının fiyatının oluşması çok karmaşık faktörlere dayanıyor. Sadece sanat eserinin özgün olması, ender rastlanan bir üslubu olması yetmiyor. Ayrıca kimse de Amerika’yı yeniden keşfetmiyor. Küreselleşen dünyada üç aşağı-beş yukarı herkes aynı şeyleri yapıyor. Türk resminin ekollşemesi, kendine özgü anlayış ve üslubun geliştirilmesi konusunda ise çoktan treni kaçırdık. O nedenle de “bu iş çok iyi bir iş, çok özgün, bulunmaz bir iş. Onun için bu 100 bin dolar etsin. Öteki biraz daha bilinen bir tarz, daha az eder” gibi bir şey yok. Bir sanatçının fiyatının oluşması ilk önce sanatçının kendi kişiliğinde yatar. Kendi kozasını kendisinin örmesi gerekiyor. Ama bu yetmez. Aynı zamanda bunu destekleyen biri veya birileri olması gerekiyor, parasal, maddi, manevi destek veren. Bu desteği sadece Türkiye’de değil yurtdışında da taşımak gerekiyor. Bugün bizde bir sanatçıyı desteklemek, o sanatçının eserlerini ucuza kapatma olarak pratiğe dökülüyor. Bir sanatçıya ayda 2000 dolar vermek, bunun karşılığında ondan ayda 1000’er dolardan resim yapmasını talep etmek destek değildir. Tam tersine sanatçıyı köstekleme, ucuza kapatma,onu köreltme anlamına gelir. Tabii ki destekleyen kişi de yararını gözetecek, sanatçı da buna riayet edecek ama sadece “ben senden iş alıyorum, başkasına ikiye vereceğine bana bire
ver demek, desteklemek değildir. En azından yılda bir kez sanatçının cebine biraz para koymak, yurtdışındaki müzeleri, galerileri gezmesini sağlamak ve yurt dışı sergilerini organize etmek gerekir. Önemli olan, yatırım yapılan sanatçının görünürlüğünün artırılması. Bunu tutarlı olarak bir süre yaparsanız, sonra yatırımınızın karşılığını almaya başlarsınız, eğer doğru yatırım yapmışsanız.
Şimdi hep konuşuluyor; Kolombiya mafyası, o şişman şişman kadınları yapan Botero’yu destekledi, dünya çapında bir sanatçı konumuna getirdi. Ama bizimkiler öyle değil, yüzüne gözüne bulaştırıyorlar her şeyi. Bir kere konjonktürel olarak son zamanlarda parası olan tutucu kesimin, dindar kesimin hoşuna gidecek işleri ortaya çıkarmak istiyorlar. Bir müzayedede Burhan Doğançay’ın bir işini koydular. 1987 tarihli Mavi Senfoni, bunca yıldan sonra 2.2 milyon liraya satıldı. Ve yıllar sonra, hiç bilinmiyorken Sultan Ahmet Camii’nin çinileri. Niye? Bu bir pazarlama yöntemi. Bunu yutmuyor kimse. Evet.. önce bu gerçeklerin altını çizdikten sonra Ne yapmalı sorusuna gelelim. Yanıtları kısa başlıklar halinde sıralamadan önce ülkemizin Entelektüel varsıllarına bir çağrı yapmak yanlış olmaz sanırım.
Eyy entelektüel sanat sever varsıllar! Sanatınıza, sanatçınıza sahip çıkın! Sanatınıza, sanatçınıza sahip çıkmak, onu desteklemek elinizdeki paradan daha önemlidir. Sahip çıkmaz/ çıkamazsanız paralarınız da saltanatınız da gitti gidecek. Sizin yerinize Anadolu kaplanları Bedrin Aslanları sahip çıkmaya başladı. Ama bir farkla: kendi dünyalarını yansıtan İslami formlarla kurulu bir sanata pirim veriyorlar. İş bu mecraya dökülünce de her ne kadar eleştirsek de yüz elli yüz altmış yıllık “ne yapalım işte bizimki de bu kadar” dediğimiz onca emek kısa bir süre sonra İslamik formlar altında ezilecek, yok olacak.
Şimdi ne yapmalı sorusuna gelelim.
- İş çevrelerine entelektüel sanat sever iş adamlarının sanat eserini bir yatırım aracı olarak görmeleri ve sanat eserine yatırım yapmaları doğru ve arzu edilen bir davranış ancak ucuza “mal” peşinde koşmak toptan mal kapatma zihniyetinden vaz geçmeleri lazım. Farkında olmadan kendi bindikleri dalı kesiyorlar. Burada yine bir anımı kısaca özetlemek istiyorum. Birkaç yıl önce açtığım bir sergiyi gezen bir koleksiyoner, “bende on adet var bu sanatçıdan” dedikten sonra sergideki listeyi eline alıp altı eser daha seçti ve “bu resimleri almak istiyorum ancak listedeki fiyattan olmaz, o fiyatlar yüksek, yüzde kırk indirim yaparsan alırım” dedi. O koleksiyonere yanıtım “Ben galerici olarak ya da sanatçı ekonomik güçlük içinde olabilir ve teklifinizin mecburen ve çaresizlikle kabul edildiğini varsayalım. O durumda kaybeden siz olmaz mısınız? Çünkü elinizde olduğunu söylediğiniz bu sanatçıya ait on adet resmin fiyatını da yüzde kırk aşağıya çekmiş olacağınızın farıknda mısınız?” dediğimde koleksiyoner biraz durakladı ve haklısın diyerek sergiden seçtiği altı resmi değil ama birini liste fiyatından satın aldı. Ben de ona “İşte şimdi elinizdekilerin fiyatını da tescil ettirmiş oldunuz.” dedim.
-Küresel pazarda aktör olmaya soyunmadan önce yetmiş milyonluk Türkiye
gerçeğinin görülmesi gerekir. İstanbul, kısmen Ankara ve kısmen de İzmir dışında koskoca bir Anadolu’daki sanatsever potansiyel uykuda.
-Sanata yatırım yapanlara biat eden bir takım sahte değerlerin pazarlanmasından vaz geçilmeli. Yüzümüzü ak edecek değerler az değil. Onları bulup desteklemeli.
-Çağdaş sanat müzelerinin ülke geneline yaygınlaştırılması… özellikle ve öncelikle güzel sanatlar fakültelerinin olduğu illere çağdaş sanat müzesi kurulması, o illerdeki entelektüel varsılın kurulacak müzeleri desteklemesi için devletin onlara yönelik bir politika geliştirmesi lazım. Bugün Anadolu’da sekiz yıllık eğitime geçiş sonrası ve öğrencilerin belli bölgelere toplanması sonucu binlerce köy okulu boş ve harap durumda. Entelektüel iş adamları o okulları birer çağdaş butik müze gibi düşünüp hayata geçirerek sanat tarihine iz bırakabilirler.
-Devletin kültür sanatı destekleme politikalarının gözden geçirilmesi lazım.
Sanat galerilerine ve sanatçılara devletin hiçbir desteği yok. Özellikle güzel sanatlar genel müdürlüğünün işlevi ve görevi gözden geçirilmeli. Zaman zaman büyük bütçelerle kültür bakanlığı ve dış işleri bakanlığı tarafından Türk resmini temsilen yurt dışına gönderilen isimler ne derece çağdaş Türk resmini temsil ediyor? Bu konu masaya yatırılmalı.
-UPSD’ye sahip çıkılmalı. Şu anda tüm ressamalrın yasal bir örgütü olan, uluslararası benzer kuruluşların da üyesi olan Uluslararası Plastik Sanatçılar Derneği’ne üye olarak tüm sanatçıların sahip çıkması ve proje üreterek hayata geçirilmesi için ilgili yerlere varlığı ve etkinliği ile ağırlığını koyması lazım. Bu salt başkanın (Bedri Baykam) tek başına yapacağı bir iş değildir. Unutmamak lazım ki “dernek bana ne veriyor” diyebilmek için önce derneğe sahip çıkıp üyelerin bir şeyler vermesi lazım.
-Sanat eseri eksperliğini birkaç cahil cuhelanın elinden kurtarmak için bu konuda gerekli ekipmanlarla donanımlı laboratuvarlar kurup konunun uzmanını yetiştirilmeli.
Kısacası çağdaş Türk resminin uluslararası pazarda yerini alabilmesi için Türkiye’de dünden bugüne sanata dair ne varsa çağdaş bir görüş ve yorumla gözden geçirilerek yeniden bir yol çizilmeli.
Son söz olarak söyleyeceğim sanatçı, galerici, koleksiyoner, sanat taciri, müzayedeci, sanat eleştirmeni, yani sanat ortamının tüm aktörleri ve hatta akademik çevrelerden konuyla ilgili olanlar çağdaş Türk resminin ve Türk sanatının pazarda yerini alabilmesi için bir araya gelerek çalıştay düzenlenmeli. UPSD (Uluslararası Plastik Sanatçılar Derneği) böyle bir çalıştaya öncülük edebilir.
Bu konuda görüş, eleştiri ve özeleştiri için derginin sayfaları herkese açıktır.
TEVFİK İHTİYAR
Devamı: Sanat Piyasasında Efsunlu Bir Pazarlama Olayı: MÜZAYEDELER